30 Temmuz 2013 Salı

Hayvan Yemek - Jonathan Safran Foer


Çeviren: Garo Kargıcı

Ünlü kurgu yazarı Jonathan Safran Foer, bu sefer hayli acıtıcı bir gerçek üzerine yazıyor: Hayvan yemek. Bu eylem çoğumuz için çok doğal; yüzyıllar boyu, bunu hayatımızın bir parçası haline getirene kadar hayvanları öldürüp yedik çünkü, hala da yiyoruz. Foer, bu edime dair hislerimizi, hayvanların hislerini, bu edimin doğanın dengesine etkisini ve en çok da ticari yanını temel alarak hayvan yememize çok geniş bir açıdan bakıyor. Bunu yaparken çok ciddi araştırmalar sonucu edindiği verilere, işin içindeki insanların söylediklerine, kendi çıkarım ve hislerine başvuruyor. Kitaplarında fiziksel oyunlara yer veren Foer, bu kitapta da bölüm başlıklarını farklı puntolarla ve ilginç biçimlerde yazıyor: Örneğin Tesir / Suskunluk bölümünde 8 sayfa boyunca yan yana Tesir / Suskunluk yazıyor ve bu yazıdaki harflerin sayısı bir Amerikalı’nın hayatı boyunca yediği hayvan sayısına denk.
Kitabı bölüm bölüm tanıtmak sanırım daha açıklayıcı olacaktır:

Bölüm 1: Öyküler Anlatmak:
Foer, bu bölümde yeme alışkanlıklarımızın sadece karın doyurmaktan ibaret olmadığını, bunun ailemizle bir öykü oluştururken, bir geçmiş inşa ederken kullandığımız en temel anılar olduğunu ortaya koyuyor.

28 Temmuz 2013 Pazar

Silah Tüccarı - Hugh Laurie


Silah Tüccarı - Hugh Laurie
Çevirmen: Övgü İçten

"House" dizisinin baş rol oyuncusu, "House"u "House" yapan o karizmatik oyuncu Hugh Laurie'nin ilk ve şimdilik tek kitabı Silah Tüccarı. Nicedir merak ediyordum, şimdilerde fırsat buldum okumaya ve son sayfasına dek, heyecanla ve yüzümde kocaman bir gülümsemeyle okudum. Çok komik ve edebi açıdan bir polisiyeye göre çok yetkin.
Eski asker, dürüst tetikçi Thomas Lang, kendisini az çok geçindirecek küçük bir iş bulmaya çabalarken kendisini cinayetlerin, büyük paraların, kirli devlet görevlilerinin, büyük silahların ve güzel kadınların arasında bulur. Kendisini kat kat aşan devasa işlerin içinden, kendisini böcek gibi ezebilecek büyük ve tehlikeli adamların arasından sıyrılabilmesi için zekasına, tecrübesine ve yeteneklerine güveniyor. Bir de hayatına pat diye düşüveren kadınlar var ki bu da Thomas'ın dertlerinin bir kısmı. Onlar olmasa belki de kimse ona bir şey yaptıramaz; ama her dürüst ve merhametli erkek gibi kadınlar yüzünden eli kolu bağlı.
İyi bir kitap okuyacağınıza garanti veriyorum. Çok iyi bir çeviri okuyacağınıza garanti veriyorum: Övgü İçten'e en içten övgülerimi [biliyorum, ama yapmak zorundaydım (güler)] sunuyorum.
Zihni dert bulmasın harika bir çeviri yapmış.

Çevirinin niteliğine küçük bir kanıt:

18 Haziran 2013 Salı

Uzayda Dehşet Tora - Peter Randa

Uzayda Dehşet Tora - Peter Randa
Çeviren: Atilla Tokatlı

Hiçbir heyecan barındırmayan ama çok da sıkmayan bir kitap; lakin çevirisi harika: Atilla Tokatlı harika bir iş çıkarmış. 1983 tarihli çeviride şimdiki ifadelerden farklı ifadeler kullanıldığı için zaman zaman gülümsetiyor. Mesela şimdilerde "mutant" olarak kullandığımız sözcüğe "mütan" demiş Atilla bey ve güzel de uymuş. O dönem 15 günde bir yayınlanan Baskan Kurgu - Bilim dizisinin kitaplarından biri olan "Tora"da ne çeviri ne de edisyon bakımından hiçbir sorun yok. Kitabın konusu basit: İki dünyalı, kayıp bir savaş aracının prototipini bulmaları için dünya hükümeti tarafından Tora gezegenine yollanırlar. Görevlerini yerine getirirken bunu Tora'daki ilkel kabilelerden ve Tora halkından gizlemelidirler çünkü herkes Dünya Hükümeti’ne diş bilemektedir. Tabi işler umulduğu gibi olmaz. İşin içine siyasi meseleler girer. Yalanlar ve aldatmacalar her yerdedir.
Bunlar olurken anlatıcı, bize bazı ileri teknolojilerden bahseder, Tora'nın ilginç canlılarını tasvir eder ama bunların hiçbiri okurun ilgisini çekecek yererlilikte değil. Hele okuyucu bilimkurgu edebiyatına aşina ise Peter Randa'nın sunduğu teknoloji, bilim ve başka dünyalar ona pek ilginç gelmeyecektir. Yine de yazarın sıcak, insani bir üslubu olduğunu söylemek gerek. Tabi bu üslubun sıcaklığında çevirmenin etkisi de çok büyük. Son olarak ana karakterin, ileri teknolojiyle üretilmiş yiyecekler yemesine rağmen içtiği sigaraların teknolojiden nasibini almaması bana garip ve komik geldi. Özetle: Okumasanız bir şey kaybetmezsiniz.
Kitabın hakkını yememek adına, bugün bile geçerliliğini koruyan bu iki yargıyı paylaşmam gerek:

"Ve insanlar, ister kabile olsun, ister halk; kendi kendilerini yönetmek istedikleri andan itibaren, sadece egoizmi besleyen ve dış görünüşten başka bir şeye saygı duymayan yasaların zulmüyle baş başa kalıyorlar." (s. 29)

"Dünya üzerinde büyük kargaşa, birtakım milletler yeryüzünü fethetmek için değil de yenik halkları 'özgürlüğe kavuşturmak' için savaşa girdiği zaman başladı." (s. 125)

26 Mayıs 2013 Pazar

TANRIGİLDE Bir Akşam (An Evening at GODs) - Stephen King


KARANLIK BİR SAHNE. Işık, karanlığın ortasında kendi başına dönen kâğıt bir küre maketinin üzerine vurur. Sahne ışığı azar azar ortalığı aydınlatmaya başlar ve biz oturma odası şeklinde bir sahne görürüz: rahat bir sandalye ile yanında bir masa ( masanın üzerinde açılmış bir şişe bira durmaktadır ) ve odanın bir tarafında sehpalı bir televizyon. Masanın altında birayla dolu bir seyyar soğutucu vardır. Ve bir sürü boş şişe. Tanrı’nın kafası iyidir. Sahnenin solunda bir kapı vardır.

TANRI- beyaz sakallı iri bir adam- sandalyede oturuyor, bazen bir kitap ( İyi İnsanların Başına Kötü Şeyler Geldiğinde ) okuyor bazen de televizyon izliyor. Ne zaman televizyona bakmak istese her seferinde boynunu uzatmak zorunda kalıyor çünkü havada süzülen küre (bir ipin ucuna asılmış olsa gerek) görüş alanına giriyor. Televizyonda bir dur-kom var. Tanrı ikide bir gülme seslemesiyle birlikte kıkırdıyor.

Kapı vurulur.

TANRI (çok yüksek bir sesle)
Gir içeri! Kuşkusuz, ardına dek açık sana kapım!

Kapı açılır. İçeri Aziz Peter girer, üzerinde bol beyaz bir cüppe vardır. Yanında bir zarf taşımaktadır.

TANRI
Ooo Peter! Tatildesin diye biliyordum!

AZİZ PETER
Yarım saate kalmaz gidiyorum, ama imzalamanız için şu kâğıtları size getireyim dedim.
Nasılsınız, TANRIM?

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Pamuk Gelin - Bülent Özgün




Bölüm 1: Pamuk

Pamuk, elinde süpürge yerleri süpürüyor. Üstünde eskimiş bir elbise, saçları dağınık, yüzüne bezgin bir ifade hakim. İçerden Kral sesleniyor:

“Pamuuuk! Benim pantolonum nerde?”

“Nereye koyduysan orda.”

“Bi’ kere de doğru dürüst cevap versen ölürsün be kadın!”

“Sen de eşyalarını oraya buraya atmasan ölürsün herhalde, akşama kadar canım çıkıyor arkanızı toplamaktan!”

“Aman iyi be! Yine başlama!”

Pamuk, ellerini göğe kaldırıyor.

“Yarabbim sana karşı ne hata işledim de karşıma şu çulsuzu çıkardın.”

“Hayatını kurtarıp seni prenses yaptığım günleri unuttun bakıyorum da.”

“Aman sevsinler, ne oldu sanki, şimdi de senin yüzünden mahvoluyor hayatım.”

Yavaş yavaş sinirlenmeye başlayan Pamuk, pencereden dışarıda oynayan kızına sesleniyor:

“Elyaaaaaf! Kızım yeme o elmayı, zehirli filan olur Allah korusun, kaç kere diyeceğim sana!”

Kral don-atlet* dolaşıyor; hem kendi kendine aranıyor hem de söyleniyor:

“Paranoyak karı…”

“Ne dedin sen! Sensin paranoyak! Benim çektiklerim sen çekseydin, şimdi ağzından salyalar aka aka tekerlekli sandalyede oturuyor olurdun.”

“Abartma! Yalan mı, kötü bi’şey olur diye saçını bile taramıyosun, bütün gün evin içinde papaz gibi dolanıyosun!”

“Sana ne deyim bilmem ki! Allah sana bin beterini yaşatsın, İnşallah!”

“Hala bir kral olduğumu hatırlatırım sana, senden de bir kraliçe gibi davranmanı bekliyorum, çingene gibi değil.”

“Bayramlık ağzımı açtırma şimdi. Baban öldükten sonra, sümsüklüğün, beceriksizliğin yüzünden ancak üç yıl dayanabildi krallık, ne elde kaldı ne avuçta. Kralmış, kıçımın kralı.”

“Ağzını bozma! Terbiyesiz kadın! Yoksa…”

“Yoksa ne? Döver misin? Bi’ onu yapmadığın kalmıştı! Hele bi’dene bakalım, dene de seni bu pisliğin içinde bırakıp gideyim. Ben olmasam sen elini bile yıkamazsın be! Pis herif!”

“Sanki hint kumaşısın, mübarek…”

“Ne demek şimdi bu, ben senin için saçımı süpürge edeyim, senin ettiğin lafa bak! Git daha iyisini bul o zaman.”

Pamuk, ağlamamak için elini ağzına bastırsa da patlama gerçekleşiyor, hüngür hüngür, bardaktan boşalırcasına ağlamaya başlıyor.

“Zamanında çektiklerim yetmiyormuş gibi şimdi de bu düşüncesiz heriften çekiyorum, ah ben ne bahtı karaymışım. Aaaaah! Ah! Oooooof! Of!”

12 Mayıs 2013 Pazar

Ay-na - Bülent Özgün


Canın çok acıyor. Sürekli. İçinde büyüyen bir şey, kendine yer açmaya çalışırken, gün geçtikçe organlarını teker teker sıkıştırıyor sanki. Karnın iyice şişmeye başladı. O iğrenç herifin getirdiği çiğ etlerden ne kadar çok yesen de doymuyorsun. Sürekli açsın. Sana neler oluyor bilmiyorsun. Bazen dayanamayıp kusuyorsun ama birden tekrar bastırıyor o et açlığı. İğrenç bir çakal gibi saldırıyorsun etlere. Ağzın burnun kana bulanıyor. Eline ne gelirse yiyorsun: Mide, bağırsak, ciğer, kulak, göz… Çoğunlukla kırmızı et oluyor. Arada bir de tavuk. Bazen o adi herif parçalamadan getiriyor onları. Dişlerinle parçalamaya çalışıyorsun, yapamıyorsun. O açlık öyle baskın ki şimdiden iki dişini kırdın. Canın çok acıyor. Ölmek istiyorsun. Yoruldun bu açlıktan ve acıdan.

Her şey o gün başladı.

3 Mayıs 2013 Cuma

Yeni Tür - Bülent Özgün

Her şey uzun zaman önce başladı; çok daha hızlı koşabildiğim, koca bir kak-kırtı tek ısırışta parçalayabildiğim, burnumun çürük bir harşa benzemediği, kabilenin tüm dişilerini peşimde koşturduğum zamanlardı…
Güzel ve huzurlu bir yaşamımız vardı. Etrafımızı saran o güzelim ağaçların, yemişlerin, çiçeklerin, tertemiz havanın, suyun, gökyüzünün, her şeyin tadını çıkarıyorduk.
Diğer türlerle de aramız iyiydi. Dinozorlardan uzak duruyorduk, işlerine karışmadığımız sürece onlar da bize karışmıyordu. Arka ayakları üzerinde yürüyebilen tüysüz insan yaratıklarıyla da iyi geçiniyorduk; bizi seviyorlardı, bize yiyecek veriyorlardı. Biz de onları seviyorduk. Oldukça zayıf ve savunmasız olmalarına rağmen o dev dinozorları öldürebilecek kadar akıllı ve cesurdular. Sonra, dinozorlar gibi korkutucu da değildiler ya da böcekler gibi rahatsız edici.

Bir gün en yakın arkadaşım Fırrt (sürekli orayı burayı eşeleyip bulduğu her şeyi fütursuzca midesine indirdikten sonra, olur olmaz zamanlarda kuyruğunun altından çıkardığı pis kokuya eşlik eden ses yüzünden onu böyle çağırıyoruz) her zamanki gibi dilini sarkıta sarkıta bana doğru koşup heyecanla şöyle dedi:

25 Nisan 2013 Perşembe

Room / Oda - Emma Donoghue



İnsanı ilk sayfasından alıp son sayfasına savuran sarsıcı bir roman. 5 yaşına yeni basmış bir çocuk ve annesi, kimliği belirsiz biri tarafından tamamen yalıtılmış bir odada yıllardır hapis tutulmaktadır. Çocuk o odada doğmuş, o yaşa kadar o odada kalmıştır, o çocuk için evren Oda'dan oluşmaktadır. Yaşlı Nick diye seslendikleri o zalim adam, yemeklerini getirir, ihtiyaçlarını giderir ve arada bir gelip Anne'yle birlikte Yatak'ı gıcırdatır. Yaşlı Nick'in geldiği geceler Jack Dolap'ta uyur ve gıcırtıları sayar. Günler böyle geçip gider. Umutsuz bir bekleyiş, çaresizlik, kapana sıkışmış genç bir kadın ve Güneş'i gerçekten görmemiş bir çocuk. Az çok özetlemeye çalıştığım bu etkileyici öykü, Jack'in o sıradışı zihninden anlatılır.
İlk bir kaç sayfa, 5 yaşındaki Jack'in ifadelerine alışana kadar zor geçiyor ama sonra müthiş bir hız ve merakla romanı bitiriyorsunuz. Romanın dili çok güzel ve çevirisi harika: Gül Çağalı Güven çok yetkin bir çeviri yapmış. Yaşı 5 olan bir anlatıcının ifadelerine alışkın olmayan Türk okuyucusu, başlangıçta bu farklı ifadeleri çevirmenin hatasına bağlıyor ama romanın içine girdikçe çevirmenin iyi bir iş çıkardığını anlıyor/anlamalı.

Özellikle odadaki nesnelerin tamamının büyük harfle başlaması çok zekice bir buluş. Odadaki her şey Jack için cins olamayacak kadar nadide çünkü. Kitabın kurgusu kuvvetli, olaylar sarkmıyor, yaşananlar mantıksız durmuyor, sıkmıyor. Yıllarca tek bir odada kilitli yaşamanın tahmin edemediğimiz sonuçlarını yazar müthiş bir hassasiyetle aktarıyor, kitap beni en çok bu noktada vurdu. Dünya Jack'in ağzından o kadar naif ve farklı bir bakışla aktarılıyor ki başka bir romanda etkili durmayan sözcükler, bu kitapta kocaman bir etki yaratıyor:

"Anne de Tank'la oynuyor ama çok uzun sürmüyor. Her şeyden çabuk sıkılıyor, bu yetişkin olmasından gelen bir şey." (s. 48)

"ama ağlamam sözcüklerimi eritiyor, duyamıyorum sözcüklerimi." (s. 145)

"esaret yeni bir icat değil." (s. 216)

"Başımı musluğa çarpıyorum. 'Dikkat et.' neden kişiler ancak acıdıktan sonra söylüyolar bunu?" (s. 258)

Romanı okumayı düşünenler için kati not: Kesinlikle ve kesinlikle internetteki kitaba dair yorumları ve arka kapağı okumayın, çünkü müthiş bir spoiler barındırıyor yorumların çoğu ve arka kapak.


24 Nisan 2013 Çarşamba

Felsefenin Öldüğü Gün (The Day Philosophy Dies) - Casey Maddox

Felsefe ölüyor; Eylem başlıyor

Çok hızlı bir okuyucu olmadığımdan, handiyse bir kaplumbağa olduğumdan, kitapla olan uzun birlikteliğim, onunla derin bir ilişki kurmama neden olur: (Bulmakta zorluk çekmediğim)Bir sebepten onu kabullenir, herkese karşı(ebeveyn bağlılığıyla) savunacak hale gelirim.
Bu sefer de böyle oldu: Üst-Düzey Güvenlikli Pelican Bay Eyalet Hapishanesi mahkûmlarından Casey Maddox’un yazdığı “Felsefenin Öldüğü Gün” adlı bu muhteşem kitap, beni çok etkiledi; onu çok sevdim.

Hemen şimdi söylemeliyim: Kitabın sonuna geldiğimde Casey, birincisi kitabın ortasında olmak üzere iki kez suratıma sıkı bir tokat çekti: Kitap boyunca üzerinde durduğu Batı Uygarlığı bağımlılığından ve tahakkümünden kurtulamadığımı, yazdığı satırlardan ziyade yazmadıklarıyla gösterdi.

Üç-beş sayfada bir, arkadaşlarıma kendi cümlelerimmiş gibi söyleyerek hava atmak için bir kenara not etmek istediğim yığınla paragraf sardı beni. Okudum, şaşırdım, etkilendim, en çok da durup düşündüm.

Tam Her şeyi anladım dedim, kitap olanca acımasızlığıyla Cık! O kadar kolay değil dedi: Anti-kahraman, süper yıldız, başkarakter her ne yaşadıysa(sahip olduğu olanca kafa karışıklığıyla) ben de yaşadım.

Neyse, biraz kitaptan bahsedeyim:
Anti-kahraman, süper yıldız, başkarakterimiz, bir sabah maskeli insanlar tarafından uyandırılır, bir kadın(Deirdre) ve üç adam("Yahudi-olmayan Derrick", "Normal John" ve "Pek-Ufak-Değilmiş Joe").
Bu insanlar, ona, senaryosu "İflahın Büyük Kara Kitabı: Batı Uygarlığı Bağımlılığından On İki Adımda Kurtuluş" adlı kitaba göre şekillenen bir şokümanter(filme alınan her şeyin gerçekten yaşandığı film türü) çekeceklerini ve başrolünde kendisininin oynayacağını söylerler.
Ardından yüzüne temsilcisinin ve reklamcısının kanlı yüzlerinin fotoğrafları çarpılır, her itirazında elektrik verilir, sonra banyoda aşırı dozda uyuşturucu verdiklerini söyledikleri karısını pencereden aşağıya atarlar. Kameralar kayıttadır. Film başlar.

Yönetmen Deirdre'ye göre film, Batı Uygarlığı Bağımlılığından Kurtuluş’un şaşırtıcı bir belgesi olacak ve tabi, kariyeri düşüşte olan başkarakterimizi bir süper yıldıza dönüştürecektir.

Satırlar ardı ardına dizildikçe, film kayda alındıkça, etrafımızı saran kapitalist düzen silahları ve Batı uygarlığı tahakkümlerinden ne ölçüde kurtulabileceğimizi, sarsıcı bir şekilde, başkarakter üzerinden, adım adım anlatmaya başlar kitap. Bir yandan şiddet(her türlüsü), seks(her türlüsü) ve kahkaha(her türlüsü) gırla gider tabi.

Yazarın alışılmadık üslubu, başta biraz rahatsız etse de sayfalar ilerledikçe, Algan Sezgintüredi’nin muhteşem çevirisi yardımıyla da, sizi kitabın içine sokmada fazlasıyla işe yarıyor: Bir felsefe kitabına yaraşır ağırlıktaki paragrafları bile bir solukta(sonra uzun uzun düşünmek üzere) okuyabiliyorsunuz.

Doğrusal ilerlese bile sizi ziyadesiyle şaşırtan kurgu, üstüne üstlük bir de ileri sararak, başa alarak kafanızı allak bullak ediyor, size kafanızı çalıştırmayı emrediyor. Bölümlere ayrılmış bir filmi izlerken yaramaz bir çocuğun kumandayla sürekli oynamasına benzer bir durum: Filmi kendi çabanızla anlamanız gerekiyor.
Bunca zahmet değiyor tabi: İyi bir sonla bitiveriyor kitap: Felsefe ölüyor; eylem başlıyor…