11 Ocak 2014 Cumartesi

Son Yaya - Ray Bradbury


Son Yaya - Ray Bradbury
Çevirmen: İrma Dolanoğlu
Nisan Yayınları
1986
80 Sayfa

Bir Ray Bradbury uzmanı olduğumu söyleyemem. Onun dünyasına sadece bir roman (Fahrenheit 451) ve bir öykü kitabı ile girdim (Son Yaya). Çıkarımlarım yanlı ve yanlış olabilir ama bu okumalar, bana Ray Bradbury’nin bilim kurgu veya fantastik hikâyeler yazarken işin insan tarafına daha çok eğildiğini gösterdi. Bradbury bize olağandışı bir hikâye anlatırken insanı insan kılan temel hislerin yok oluşundan doğan dehşeti daha iyi aktarabilmek için bu yolu kullanıyor bana göre.

Son Yaya adlı öykü kitabında da durum böyle. Kitabı oluşturan beş öykü, bilim kurgu öyküsünden çok korku öykülerine benziyor. Uzunlukları 10-20 sayfa arasında değişen bu kısa öykülerin hepsi de çok etkileyici. Her öykünün son sözcüğüne geldiğinizde kafanızı tavana dikip, aldığınız derin nefesi yavaş yavaş vererek derin düşüncelere dalıyorsunuz.

Öykülerin diline gelirsek: Çok güzel benzetmelerle etkileyici bir dil kuruyor Bradbury. Hassas, duygulara yönelik bir dil bu. Korku öykülerinde alışık olmadığımız nitelikte edebi bir dil. Bu dil hikâye bakımından etkileyici olan öyküleri bir kat daha etkileyici kılıyor.

Bu güzel kitabın çevirisinin de harika olduğunu, kitabın edebi üslubunun layıkıyla Türkçe’ye aktarıldığını belirtmeliyim. Birçok bilim kurgu eseri çeviren İrma Dolanoğlu bu türe hâkim belli ki. Kendisine bin minnet buradan.

Öyküleri teker teker ele almak istiyorum. Okuyacakların keyfini kaçırmamak için mümkün olduğu kadar az bilgi verip öykülerin bana düşündürdüklerine yoğunlaşacağım:

Sis Düdüğü: Bir deniz fenerinde çalışan McDunn ile devasa bir deniz yaratığı arasında geçiyor bu öykü. Yoğun bir yalnızlığı anlatan bu güzel öykü, kocaman bir yaratıkla insanın yalnızlıkla baş edemediği anlardaki çaresizliğini vurguluyor.

Küçük Katil: Bir annenin bebeğine karşı duyduğu yoğun korkuyu anlatıyor bu irkiltici öykü. Bu korkuların temeli kadının kafasında yarattığı kuruntular mı yoksa şeytani bir gücün eline geçen küçük bir bebeğin yaptığı şeyler mi? Öykünün sonuna kadar bunu öğrenemiyorsunuz. Annenin hislerini çok iyi anlatıyor Bradbury. Büyük bir merakla ve diken üstünde okuyorsunuz öyküyü.

Tırpan: Yoksul bir aile güzel bir çiftlik evini şans eseri buluyor ve oraya yerleştikten sonra aile reisi Drew Erickson’ın başına korkunç bir olay geliyor. Drew Erickson, evin önceki sahibinden acı bir miras alıyor. Tanrı inancına ve kadere dair derin bir öykü. İnsanı dehşet içinde bırakıyor.

Uzun Yağmur: Venüs’e iniş yapan dört kişilik bir ekip yoğun ve bezdirici bir yağmur altında yürüyorlar. Amaçları Venüs’te bazı bölgelere inşa edilmiş Güneş Tapınaklarından birine ulaşıp dinlenmek. Ama yağmur o kadar şiddetli ki mürettebat aklını yitirmek üzere. Sonuna Güneş Tapınağı’na ulaşıyorlar mı söyleyemem ama Bradbury’nin insanın en güçlü duygusu olan umuda olan yaklaşımına hayran kaldım. Adamlarının her birinin yağmura karşı gösterdikleri tavrı derin bir biçimde aktarmış Bradbury, kendinizi o ormanda, çamurun içinde bitkin ve bıkkın hissediyorsunuz. Bu öykü ayrıca Resimli Adam adlı derlemede de yer almaktadır.

Son Yaya: Kimsenin sokaklarda yürümediği bir gelecekte (M. S. 2052) akşamları yürüyüşe çıkıp düşüncelere dalan Bay Leonard Mead’in başından geçenler anlatılıyor bu öyküde. Onun tek isteği yürümek ve düşünmek; ama 2052’de herkes dev ekranlı televizyonları başında diziler, filmler, yarışma programları izleyerek hiçbir konuda düşünmeden yaşarken Bay Leonard Mead’in yaptığı bu masum edim, devlet için çok tehlikeli. Fahrenheit 451’in dünyasına benzer bir dünya sunuyor bu öykü. Ülkemizinin içinde bulunduğu yasaklar ortamında bu öykünün çağrıştırdıkları beni çok düşündürüyor.

23 Kasım 2013 Cumartesi

Hiçbir Şey ve Diğerleri


Ayfer Tunç ve Roberto Bolaño'ya

Sallanan sandalyede oturmuş, odadaki antika saatin tik-taklarıyla eş zamanlı olacak şekilde bir ileri bir geri yavaş yavaş, düşünceli bir şekilde sallanıyordu. Elinde tuttuğu nesneye dikkatle bakıyor, ahşabın çıkardığı kulak tırmalayıcı gıcırtıları duymuyordu bile. Ne kadar zamandır o odada oturduğundan emin değildi. Derin bir nefes aldı, ardından elindeki heykelin neye benzediği konusunda tahminler yürütmeye devam etti.

Sahaf da bilmiyordu ne olduğunu, on gün önce rahmetli olan yaşlı bir adamın kitaplarını almaya gittiğinde adamın torunu bu ahşap heykeli de vermişti. Bunu da alın, bizim bir işimize yaramaz, dükkânınızda dursun süs niyetine. Sahaf Hüseyin, önce almamaya niyetlense de sonra belki hanımının hoşuna gider diye kabul etmişti.

Leyla hanım severdi ahşabı; metalin soğuğuna, camın donukluğuna yeğ tutardı. Kolay kolay kırılmazdı da hem ahşap eşyalar. Lisedeyken, onca dikkat etmesine rağmen, annesi Rukiye hanımın üzerine titrediği cam biblolardan birini kırmış, annesinden yemediği azar kalmamıştı. Oldum olası sakarsın sen, demişti, sevgisizce. Kesin baba tarafına çektin, beceriksiz. Leyla hanım kızmamıştı annesine, üzülmüştü. Hep üzülürdü annesi için. Umarım baba tarafıma çekmişimdir, derdi içinden.

Annesi uzun zaman önce, Leyla hanım iki yaşındayken, çok sevdiği eşini kaybetmiş ve bu acıya katlanamayıp intihar etmek istemişti. Üçüncü kattaki evlerinden aşağı atlamış, bacakları kırılmış, şükür ki ölmemişti. Kalan ömrünü tekerlekli sandalyede geçiren Rukiye hanım, eşine üzülmeye devam etmişti kaldığı yerden. Bu üzüntü onulmaz bir acıya, sonra da nefrete dönüşmüştü. Ne diye öldün be adam? Ne diye öldün pis herif, derdi günde bilinmez kaç sefer. Kızı Leyla da inadına babasını andırırdı. Leyla’yı sevmedi Rukiye hanım, aklını da sevmedi, yavaş yavaş terk etti ikisini de. Cam biblolara bakar oldu akan suya bakar gibi, türbe yaptığı evin dört bir yanına camdan mumlar dikti sanki. Leyla ne yapsın, ergenliğiyle aniden büyüyen kollarını bacaklarını koyacak yer bulamayınca kırdı cam biblolardan birini. Ahşap iyiydi o yüzden, çok iyiydi. Eşi o şekilsiz ahşap heykeli getirince de çok sevinmişti ama bu şekilsizlik, birkaç gün sonra onun huzurunu bozmuştu. Düzeni severdi Leyla hanım, her şey birbiriyle dengede olmalıydı evde. Al götür bunu bey, sevmedim, dedi eşine. Abuk sabuk bir şey bu, nereye koysam yakışmadı, al götür koy dükkâna.

Hüseyin bey de vitrine koymuştu heykeli, üst üste dizilmiş Brittanicaların üzerine. Melek, haftada en az üç kez uğradığı sahafa Perşembe günü yine uğramış, yeni kitaplar geldi mi, diye sormuştu. Hüseyin bey, kızım geçen toplu bir alım yaptım ama bilmem hoşuna gidecek bir şey var mı, demişti bakır çaydanlığı ocağa koyarken. Melek, henüz raflara dizilmemiş kitap yığınının yanına gitmiş, elleri tozdan kararana dek karıştırmıştı. Üç kitap beğenmişti. 1970 basımı bir bilimkurgu öyküleri derlemesi, Hamlet’in eski bir çevirisi ve Dini Bilgiler adlı yeşil bir kitap. Kitapların parasını ödeyip dükkândan çıkacakken fark etmişti heykeli. Hüseyin amca, şu heykel de satılık mı? Ne kadar? Al kızım, senin olsun demişti sahaf Hüseyin. Melek, hayır olmaz öyle şey, parasıyla alacaksam alayım gibi boş laflar etmeyip, aralarındaki samimiyete dayanarak kabul etmişti hediyeyi.

Şimdi de dikkatli dikkatli bakıyordu heykele. Ne acaba bu? At desen, değil, insan figürü desen, değil, dalgaya benziyor biraz, şu kıvrımlar falan, sanki bir örtü gibi, evet evet, örtü bu, altında bir şey var? Ne acaba? Melek’e göre ne olduğu hemen belli olan sanat eserleri zamanla sıkıcı bir hal alıyordu. O yüzden severdi böyle belirsiz şeyleri. Kapalı şiirleri, gizemi zor çözülen öyküleri, anlaşılmaz resimleri. Godot'yu Beklerken’i defalarca izlemişti. Üniversitedeyken tiyatro topluluğunun sergilediği o acemice oynanmış haline bile bayılmıştı.

Üniversite yılları çok güzel geçmişti. Çok da hızlı. Mezun olur olmaz yüksek lisansa başlamış, zamanla yardımcı doçent olmuştu. Hiç evlenmemişti. Ama bir adamı sevmişti. Semih’le bu evi kiralarken tanışmıştı. Evin sahibinin oğluydu. Kiraya dair konuşurlarken âşık olmuştu adama. Konuşması, kaşlarını oynatışı, sakalı, gözlerinin iriliği, sesinin tonu Melek’i hayran bırakmıştı. Semih de Melek’i sevmişti. Kadının seçtiği sözcüklere hayran olmuştu o da. Herkesi güzelliği için sevebilirdi insan. Ama aklı için sevilebilecek çok az insan vardı yeryüzünde. Melek’in aklını sevdi Semih; Melek de Semih’in sıcaklığını, ona sarılışını sevdi.  Semih, öldü. Neden öldüğünü kimse anlamadı. Yaşlı değildi, 42 yaşındaydı öldüğünde. Hiçbir sağlık sorunu da yoktu. Ölüm nedeni belirsizdi. Semih ölünce Melek ağlamadı, cenazesine de gitmedi. O evi satın aldı. Bütün eşyaları attı. Yerlerine ikinci el eşyalar aldı. Sigaraya başladı. Kimseyle Semih hakkında konuşmadı. Arkadaşlarından da yavaş yavaş uzaklaştı. İçine kapandı.

Üniversitede ders veriyor, ardından doğruca eve geliyor, yol üstündeki sahafa uğruyor, okusa da okumasa da iki-üç kitap alıyordu. Eski kitaplar. Toz kokusu sinmiş kitaplar. Kapağındaki harfleri silinmiş, adları belirsiz kitaplar. Bazen çalışma masasına geçip bir şeyler yazmaya çalışırdı. Bazen hiçbir şey yapmadan şekersiz kahveyle sigara içerdi. Kahve kupasını yazdığı kâğıtların üzerine bırakır, her seferinde önceki kahveden yadigâr kurumuş lekeye denk getirmeye çalışırdı kupanın tabanını.

Heykel hala elindeydi, hala heykele bakıyordu, bakışlarını bir kıvrıma sabitleyip. Örtünün altındakileri hayal ediyordu. Birbirine sıkıca sarılmış iki insandı belki. İki âşık, iki dost, iki akraba, iki küçük çocuk. En son bir insana sarılalı yedi yıl olmuştu. Yedi soğuk yıl. Sandalyeden kalktı. Heykeli çalışma masasına koydu. Evindeki her şey gibi masa da eskiydi. Eski, sade, dingin. Pencereye doğru yürüdü, pencereyi açtı. Sigarasını almak için yeniden çalışma masasına gitti. Bir sigara yaktı, bir nefes çekti, heykeli eline aldı, örtünün altındakileri düşündü. Dumanı heykele doğru üfledi. Sanki altındakiler rahatsız olup çıkacaklarmış gibi. Bekledi. Bir şeyler olmasını bekledi. Bir şeyler olmasını istedi. Bekledi. Bekledi. Sigaranın külü birikmişti. Düştü düşecekti. Bekledi. Hiçbir şey olmadı. Sadece saatin tik-takları.

20 Kasım 2013 Çarşamba

İlk Marka Hz. Âdem mi? - Serhan OK

İlk Marka Hz. Âdem mi? - Serhan OK

Hayat Âdem babamızla başlamışsa, tarihin ilk markası da kesinlikle odur. Bir adı, bir varoluş amacı, bilmesek de özgün bir yüzü, vücut şekli, hiç duymamış olsak da özgün bir sesi, hiç tanımasak da bir kişiliği vardı. O bir markaydı ve tarihin ilk markasıydı.
Uzun süren araştırmaları ve düşünme seansları sonucu tarihin ilk markasının Hz. Âdem olduğunu “keşfeden” Serhan Ok, marka kavramının insanın doğasından beslenerek ortaya çıktığını belirtiyor ve bu düşüncesini şöyle ifade ediyor: “Bugün iyi bir marka yaratmak için yapılmak istenen şey, tam olarak markanın hedef kitlenin gözünde bir insan hüviyetine bürünmesini sağlamaktır. Tutarlı ve güvenilir bir insan yaratmak… Prensiplerini, zevklerini ve rakiplerinden ayrışan özellikleri tasarlamak… Ona bir ad, bir ses, bir dış görünüş vermek…”
Kendisi de bir marka danışmanı olan Serhan Ok, İlk Marka Hz. Âdem mi? ismini taşıyan kitabında, ortaya attığı bu ilginç sorunun yanıtını kapsamlı bir şekilde veriyor. Ok, iddiasını sağlam temellere oturtmakla kalmıyor, bu bakış açısı üzerinden bir markanın nasıl yaratılacağını, yaşatılacağını ve yönetileceğini de anlatıyor.
Marka danışmanlığına gönül verenler kadar kendi markasını yaratıp yönetmek isteyenlere de yepyeni bir pencere açacak olan İlk Marka Hz. Âdem mi?, zengin örnekleri ve vaka analizleriyle meraklılarına ışık tutacak.

İDEFİX‘te İNKİLAP‘ta KİTAPYURDU‘nda YEM KİTABEVİ‘nde KİTAPAĞACI‘nda.

18 Eylül 2013 Çarşamba

Yaratma Sancıları - Bülent Özgün



1. Gün 1. Sayfa

O melun yaratıkların yedi iklim dört bucak yayılmaya başladığını fark ettiğimden beri herkesi uyarmaya çalışıyorum. Ama insanoğlu öyle kör, öyle aymaz ki… Yaklaşan tehlikeye gözlerini kapadılar, kulaklarını tıkadılar. Neyse ki ben her şeyin farkındayım ve herkese de bildiklerimi anlattım.
İlkin hangi uğursuzluğun içinden çıkıp geldiklerini hâlâ çözebilmiş değilim. Ben onlar hakkında bilinçlenip de tedbir almaya başladığımda, azametli yürüyüşlerine çoktan başlamışlardı. Binlercesi, belki de milyonlarcası lanetli emri alıp dağları tepeleri yürüyerek aşıyor, yeryüzüne karış karış dağılıyordu.
...


Burada kıt kalıyorum işte, ilerlemenin imkânı yok…
Başlarda müthiş bir fikirmiş gibi gelmesine rağmen, hikâyenin devamını getirememem asabımı ziyadesiyle bozuyor, yavaş yavaş başka bir fikir üzerine, mesela Tanrı Olmanın Sıkıntıları’na dair, yazmaya başlama hissi birikiyor zihnimde. Daha önce de böyle yazma sancılarına boğulmuştum; lakin biraz kendimi zorlayınca zihnim ataletten kurtulup yatağını buluyordu.
Şimdi vaziyet biraz daha farklı sanki: Genel çerçeveyi, öykünün seyrini az çok belirlememe rağmen, bir türlü istediğim ritmi yakalayamıyorum. Birinci tekil şahıs anlatıcı kullanmanın getirdiği sınırlar hoşuma gitmiyor değil; lakin diğer yandan bu sınırlar öykünün genişlemesine de engel teşkil ediyor. Olağan-dışı ve üstü bir kurgu oluştururken böylesi dil hudutları olması muhayyilemin randımanlı işlemesine mani oluyordur belki. Bu yüzden arzu ettiğim gibi yazamıyor olabilirim.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Kediler Güzel Uyanır - Yekta Kopan


Daha evvel hiç Yekta Kopan okumamıştım, A. Orçun Can'ın kısa film yaptığı öyküyü çok merak ettiğim için okumaya karar verdim (Filmle ilgili bilgi için: http://www.kayiprihtim.org/portal/2012/05/04/orcun-candan-fil-mezarligi/).
Güzel bir öykü kitabı okuduğumu söylemeliyim. Ayfer Tunç-Murat Gülsoy-Yekta Kopan üçlüsünün edebi bakışının sıkıcı olacağını düşünürdüm hep ama kesinlikle öyle değiller (en azından ikisini okuduğum için söyleyebilirim, a yok bir Murat Gülsoy öyküsü okumuştum ben, üç yazara da yakından olmasa da baktım diyebilirim).
Kitaptaki öyküleri üç başlıkta toplayabiliriz ve zaten yazar bunu yapmış:
1. Bulutlar Konuşurken
2. Düşmüş Bir Harf
3. Yarın Sabah Öp Beni

İlk kısımda hikaye ağırlıklı olmayan, daha çok anlatıya yaklaşan, dili önemseyen bir biçim var. Buradaki öykülerin sıradan öykü düzenine uymadığını söyleyebilirim. Bir baş-son, yükselme-çözülme beklememeli okuyucu.

İkinci kısımda daha deneysel öyküler yer alıyor: Bir öyküdeki tüm sözcükler aynı harf ile başlayabiliyor örneğin. Bu kısımdaki en sevdiğim öykü Matruşka idi: Kısa bir yazı okuyorsunuz, bir hitap belki de. Sonra o metindeki bazı sözcükler çıkıyor sonraki sayfada ve yeni bir metin doğuyor, bu böyle sürüyor. Harika bir fikir.

Üçüncü kısımdaki metinler geleneksel öyküye daha yakın, o yüzden geleneksel okuyucuyu daha çok tatmin edebilir. Ayrıntılarla zenginleşen bir anlatım hakim. Kimi öyküler içe dokunuyor.

Tek tek öykülerden bahsedeceksek: Dikkatimi çekenler söyleyeyim:

Diyet: Kısacık ve duygu yüklü. Ayrılığın yüküne dair. Çok etkileyici.

Beş Duyu: Bir cümle: “…ya da hala nefes alıp veriyor olmalarının ürkek omzunu başka bir duvara yaslıyor.” (s. 35)

Pazar Günü: Pazar günü evde sıkılan bir çocuğu anlatır. Sonuna doğru iyice olağandışı bir hal alan öykü beni çok etkiledi. Öykünün sonuna doğru çocuk damarlarını açıp kanının akışını izlemektedir. Belki de her şey çocuğun zihninde oluyordur. Kim bilir.

Tensikat: İşten atılıp atılmayacağını, parkelerin birleşme çizgilerine basmadan apartman kapısından yola kadar olan mesafeyi yedi adımda atmasına bağlayan bir adamdan bahseder bu öykü. Çok ilginçti. Her şeyden öykü çıkabileceğini gösterdi bana.

Fil Mezarlığı: Çok naif, etkileyici bir öykü. Ayrıntılar, gerçekliği ve samimiyeti arttırıyor. İkinci tekil şahıs anlatım, öykünün duygusunu yükseltiyor.
Bir cümle: “Seni dinledim. Eve ezberlettiğin sesleri. Kapıyı kilitleyişin, dişini fırçalayışın, yatak örtüsünü açışın, yastığını kabartışın…” (s. 81)

Hanımefendi: Bir cümle: “Zamansız gölge, bir iğne oyasının kendiliğinden şiirli motiflerini yayıyor kahve fincanlarının arasına.” (s. 90)

Perde 2, Sahne 4: İki kadın parkta sohbet ediyorlar, birinin oğlundan bahsediyorlar. Ama sohbet sırasındaki tavırları, sanki onlar bir sahnedeymiş ve oyuncularmış gibi anlatılıyor. Bir tiyatro sahnesi. İlginç bir okuma deneyimi yaşatıyor. Muhtemelen benim farkedemediğim bir alt-metni de vardır.
Bir cümle: “Sahne bitiyor. Parkın görünmez kadife perdesi iki kadının üstüne kapanırken göğün yedi kat yukarısından alkış sesleri duyuluyor.” (s. 97)

Muasır Medeniyetler Mertebesi: Bir cümle: “İnsan en kolay kendinden utanıyor. O yüzden sevmem aynaları.” (s. 110)