15 Eylül 2010 Çarşamba

Klaket ve "Ah o klaketçi yok mu!"

Filmlerin nasıl çekildiğine dair filmlerde ya da görüntülerde sıkça karşılaştığımız ve sinema ile az çok ilgilenenlerin iyi tanıdığı, çoğunlukla ahşaptan yapılma, çekime başlanmadan bir görevlinin kameranın önüne geçerek "klak" diye kapattığı nesnedir "klaket".
forum resmi

Üzerinde filme, yönetmene, görüntü yönetmenine, o anki sahneye ve çekime, çekim tarihine,saatine, kaçkez çekildiğine dair bilgiler barınır.

Bu, üzerine tebeşirle ( şu anda elektronik olanları daha makbul: Elektronik ses ve ışıklı harfler) yazılabilen siyah tahtanın üst kısmına daha dar bir tahta tutturulmuştur; bu iki parçayı birbirine sertçe vurduğumuzda "klak" diye bir ses vuku bulur.

Bu ses gereklidir (yeni teknolojiler sayesinde gereksiz, nostaljik bir sese dönüşmüştür), çünkü:
Çekim sırasında görüntü ile ses ayrı kaydedilir; montaj aşamasında bir sahne ile ona ait ses kaydının uyumu "klak" sesine göre ayarlanır.
Bazı filmlerdeki görüntü-ses uyumsuzluğu (günahını almayalım) klaketçinin başının altından çıkar gibi gelir bana hep.

Auteur
















Kendine has yönetmenlik anlayışına sahip,
çoğunlukla genel akışın dışında işler çıkaran,
filmin yapımının bir çok aşamasında( senaryo, yapımcılık, kurgu vs.) kendisi görev alan
ve (bu sebeple) daha sanatsal ve genellikle (yapım ve bütçe açısından)küçük filmler çeken,
"dediğim dedik, çaldığım düdük" diyen,
yapım şirketlerine yaranmak için sinema anlayışından ödün vermeyen
( bu sebeple büyük bütçeli filmler de çekebilen) yönetmenlere verilen ad.

Örnek:
Alfred Hitchcock (hitchcockvari diye bir tanımlama peyda oluyorsa sinema aleminde, onun auteurlüğüne ne şüphe!)
Bizde ,Nuri Bilge Ceylan: ödüllü auteurümüz.

Alman Dışavurumculuğu (German Expressionism)

forum resmi

Alman Dışavurumculuğu


Patladığı zaman insana dair ne varsa etkileyen 1. Cihan Harbi(1914-1918), sanatta ve dolayısıyla sinemada bir çok akımın sancılı doğumuna sebep olmuştur; bu yüzden çoğu akımı açıklarken bu savaştan bahsetmemiz elzem hale gelir.
Alman Sineması savaştan sonra yaralarını sarmaya başlar, buna da Alman Sinemasının diğer Avrupa ülkelerinin sinemasına yetişmesini(ve biraz da propaganda yapmak) isteyen devlet bir hayli destek olur, bir film şirketi kurar: UFA(Universum Film AG)
Bizde de olduğu gibi, işe devlet el atınca sanat paradan daha ağır basar: Ah TRT'min eski zamanları tekrar gelse!
Neyse, hal böyle olunca kameraları serbest kalan Alman yönetmenler, dönemin plastik sanatlarına(resim, heykel, çizim vs.) bir hayli nüfuz eden Dışavurumculuk(Ekspresyonizm) akımından etkilenip, karakterlerin iç dünyalarındaki karmaşayı dışavurmak ve bilinen gerçek dünyaya yeni bir bakış getirmek için makaralarını hazırlarlar.
Ruh halini, içerideki karmaşayı olabildiğince dışavurmak için nesneleri çarpıtmaya, karakterlere ve nesnelere gölge düşürmeye, onları karanlığa bulamaya, oyunculara ağır makyajla his vermeye, olağandışı nesneler kullanmaya, fantastik durumlar(hatta yaratıklar) yaratmaya başlarlar.

Yani: Çok kabaca örneklemek gerekirse, Dışavurumcu filmlerde dekor, ışık ve makyajın kullanımı, dağınık ve az ışıklandırılmış odanızın o anki ruh halinizi ortaya dökmesine benzer bir sonuç yaratır.
Bilinen ve duyulan gerçekliğe tepki olarak doğan ve bu yüzden fantastik öğeler barındıran bu akım, bu olağan-dışı/üstü tavrını kaybetmesiyle etkisini yitirir. Buna biraz da nazilerin ağır baskısı neden olur tabi. 1930'lu yılların başında ölen bu akımdan geriye sadece ışık ve gölgenin anlam yaratmak adına yoğun kullanımı miras kalır.

İlk örnekler:
Dr. Caligari'nin Muayenehanesi (1920), Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi (1922), Fantom (1922), Schatten (1923), ve The Last Laugh (1924)

Sonra:
Metropolis (1927) ve M (1931)

Çok sonra(miras):
Vampir Nosferatu (1979), Blade Runner (1982), Makas Eller (1990)

Şimdi(miras):
Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi (2008)

Resimler: Sırasıyla koyu filmler.
forum resmiforum resmiforum resmiforum resmi

Spaghetti Western


Batıya ait olduğu vurgulansa da 1960'lara dek Amerika'dan pek çık(a)mamış olan sığır çobanı filmleri, 60'ların ortasında isminin hakkını verir ve Avrupa'ya da gelir:
İtalyan yönetmenler ve yapımcılar, bu vestern meretinin iyi iş yaptığını görünce "biz de yapalım aynısından, kim tutar bizi" derler ve düşük bütçe ve İtalyan oyuncularla bu işe girişirler; ardından İtalyanlardan feyz alan İspanyolların da işin bir ucundan tutmalarıyla tür o bilindik Amerik* tarzından sıyrılmaya başlar.
forum resmi

Her şeyi hızlı tüketen Amerikanın o fast-food tarzı içi boş-dışı gösterişli sığır çobanı filmlerini bol İtalyan soslu makarnaya dönüştüren, Sergio Leone'nin başı çektiği yönetmenler, türün içini doldurup onu şaha kaldırdılar. O dönem ticari sinemanın baş tacı olan kovboy filmleri, Avrupalı acı-sos-sever auteurlerin ellerinde ve kısa boylu çirkin esmer adamların yakın plan yüzlerinde etkili dramlara dönüştüler...
forum resmi
Önceleri alay edercesine "Hah! Güleyim bari... Vestern çekeceklermiş: bunlar olsa olsa Spagetti Vestern çekerler." denilen bu (demeye dilim varmıyor ama)alt-tür, 80'lerden günümüze doğru Vestern kelimesinin yerine kullanılır olup çağdaş sinemanın en çok atıfta bulunduğu türlerden birine dönüşmüştür.

*Ben ürettim bu terimi, Amerik. Güzel ama değil mi?

Avan-garde Sinema


forum resmi

Fransızca ordu terimhanesinde "öncü birlik" anlamına gelen sözcük daha sonra kendi akımının öncüsü anlamına, oradan da sanat, kültür ve politikada yeniliğin ve deneyselliğin öncüsü anlamına genişler.

Ve böylece 1. Cihan Harbi'nden sonra Fransa'da doğan(ve diğer Avrupa ülkelerinde serpilip Amerika'da ölecek olan) sanat akımı da ismini bulur. Bu akıma göre, sanat artık doğanın taklidi olmaktan kurtarılmalı ve kendi varlığına kavuşmalıdır. Yani sanatın kalbi sanat için atmalıdır.

Bunun sinemadaki tezahürü şöyle olur:
Amerika'nın sinema sanatının içine etmesine ve "sanat halkın parası içindir" düsturunu kendine çıkış noktası bellemesine kızan bazı Fransız sinemacılar, buna karşı bir savaş başlatır. Bu uçuk kaçık adamlara göre bir film saf, katışıksız, salt olmalı; insanda daha önce hissetmediği duygular uyandırmalıdır.
Sinema artık somut gerçeklerin yeniden üretildiği bir alan olmaktan çıkıp soyut, bol çağrışımlı bir dünyanın bekçisi olmuştur. Avangard bir filmde ne alışılmış kamera açıları vardır, ne de bildik bir senaryo. Renkler, (s)imgeler, eşyalar; izleyiciyi şaşırtmak, afallatmak, onda his üretmek için farklılaşır.

Misal: Luis Buñuel ve Salvador Dali'nin ortak-tırlak zekalarından doğan Un Chien Andalou (Bir Endülüs Köpeği)
forum resmiforum resmi

Slapstick Komedi (Şakşak Güldürü)

forum resmiforum resmi
forum resmi
Slapstick: İki ince tahtanın birbirine basitçe tutturulmasından ibaret müzik aleti.
Bir kaba güldürü türüne de isim olma sebebi şudur:
Eskiden İtalyan sokak tiyatrolarında (Commedia dell'Arte) bir karakter diğerine bir nesneyle(tava, sopa vb.) vuruyormuş gibi yaptığı anda sahne ardından bu slapstick aletinin tahtaları birbirine vurularak şapank, çatank diye ses çıkarılırmış ki sahne önünde gerçekleşen vuruş gerçeğe yakın olsun(belki de ses efektinin doğuşuyla karşı karşıyayız).
Daha sonra bu alet, zamanla; karakterlerin düşmesi, bir yere çarpması, birbirlerini kovalaması ve birbirlerine vurması gibi fiziksel durumlarla izleyiciyi güldürmeyi amaç edinmiş sinema filmlerini tanımlamak için kulanılan bir isme dönüşmüş.

Bu türü en güzel şekilde rahmetli Şarlo ve Laurel-Hardy ikilisi icra ederdi.
Türü çağdaş sinemada şahlandırmaya yeltenenlerin en iyisi de kanımca ZAZ ekibi ve Mr. Bean serisidir.

Nota bene: Tom ve Jerry çizgifilmlerinde türün tüm marifetini görebilirsiniz.

Kadraj

forum resmi

Hep bir yerlerden duyup ne olduğunu az çok bilsek de tam anlamıyla kavrayamadığımız terimlerdendir kadraj:
Hem sinema hem fotoğrafçılık terimi olarak:
Fotoğraf makinesinin veya vidyo kameranın dış dünyayı kaydederken kullandığı çerçeve ve o çerçeve içine giren herşey.
Hani şu, yönetmenler, baş parmakları ve işaret parmakları yardımıyla bir dikdörtgen oluşturup öyle bakarlar ya kadraj nasıl diye!
Cümle içinde kullan:
Tüh! Kafan kadrajdan yukarı çıkmış!
Biraz sıkışın; kadraja hepiniz sığmıyorsunuz!

Soysuzlar Çetesi / Inglourious Basterds


(Bu eleştiri yazısı taslak halindedir, eklemeler sürecektir)


Tarantino ilginçlikleri, farklılıkları hemen filmin isminden itibaren başlıyor: Doğru bir yazımla Inglourious Bastards olması gereken isim, Inglourious Basterds'a dönüşmüş ve Tarantino bunun neden böyle olduğunu, bu bilinçli yazım hatasının ne anlama geldiğini açıklamıyor. Açıklarsam büyüsü bozulur diyor, haklı bir gerekçe; ama muhtemelen hiç bir manası yok; sonuç olarak Tarantino amacına ulaşıyor: Bizi ölesiye merak ettiriyor.
İlk izleyişimde, Tarantino'nun saygı duruşlarını farkettim: Sinema Tarihi, Diller, Milletler
Filmin bir çok kısmında, farklı diller konuşuluyor ve bu filmin gidişatı için çok önemli hale geliyor. Ve milletler: Amerikalılar, hırslı ve cesur ama plansız ve sarsak; Almanlar sistematik ve sakin ama duygusuz; Fransızlar ise kibar, kırılgan ve naifler.
Filmin bir çok sahnesinde sinema tarihi ve bu sanatın sosyal değeri vurgulanıyor.
Bu açık okumaları farkedemeyen izleyici için beklenenin altında aksiyon sahnesi barındıran film, bu açıdan şiddete meyyal bir ünlü posasına dönüşmüyor; güzelce işleyip güzelce bitiyor. Bitişin değeri ve etkisi tartışılır tabiidir ki; lakin ben çok kolaycı buldum, ve alaycı.
Oyunculuklara gelirsek, ki sabırsızlanıyorum, izleyen herkesin hem fikir olacağı gibi Nazi Albayı Hans Landa’yı canlandıran Christoph Waltz, tüm filmin şahıydı; fazlasıyla karikatür bir karakteri canlandıran Brad Pitt bile Christoph Waltz'un tozunu yuttu.



Gross-Out

Sözlük anlamı: (Amerikan. Argo.) Mide bulandıran şey.

Komedi filmlerin bir alttürü. Bu “ucube” tür için, insanoğlunun her şeyin içine eden ruhani yapısının bir dışavurumudur diyebiliriz.Türün kısa tarihi, 60'ların sonuna doğru; sanat adına artık her şeyin tükendiğini düşünen, aslında kendi tükenmişliklerinin kıskacında kıvrım kıvrım kıvranan yönetmen ve yapımcı bozuntularının “ne yapsak da insanların dikkatlerini çeksek, ortalığı kızıştırsak” düsturuyla, insanların gerçek hayatta yapmaya ve izlemeye imkan bulamadıkları iğrençliklerin sergilendiği film(si)leri çekmeleriyle başlar.

Artık ipin ucu kaçmıştır; komedi film(?)lerinde insanları şaşırtmaya ve salonlara çekmeye yarayan her türlü yol mübahtır ve bu yolların çoğu, istismar filmlerindekine benzer bir amaçla, cinsellikten, iğrençlikten, heladan, kusmuktan vb pislikten geçer. Özellikle sosyopat amerikan gençlerinin “başkasının acısından zevk alma” gibi duygularını sömüren bu tür, John Waters'ın iğrenç(ilk anlamıyla) kült filmi Pink Flamingos ile ortaya çıkar ve ucu Jackass'e kadar uzanır.

En popülerleri: American Pie(serisi), Scary Movie(serisi), Road Trip, Deuce Bigalow (serisi), Borat, South Park(sadece iğrenç kısımlarını kastediyorum; eleştirel tavrını beğeniyoruz).

9 Nisan 2010 Cuma

Kuşlara (Besle Kargayı Da Doysun Gözümüz) - Stephen King

Pekâlâ, bu bir bilim kurgu şakasıdır.

1995’te veya o civarda gibi görünüyor, Londra’nın atmosferindeki kirlilik, tüm ekinkargalarının soyunu tüketmeye başlamıştır. Şehir yönetimi olayla bir hayli alakadar olur, çünkü kamu binalarındaki saçaklara ve küçük acayip çatlaklara tüneyen ekinkargaları, oldukça ilgi çekmektedir. Ellerinde Kodaklarıyla şu Yankiler, anlarsınız ya. Öyle olunca yönetim der ki “Peki, şimdi ne yapacağız?”.

İklimi Londra’nınkine benzeyen bir sürü yerden tanıtım-kitapçığı alırlar ki kirlilik sorunu tamamıyla halledilene kadar ekinkargası yetiştirebilsinler. Benzer iklime, ama düşük kirlilik oranına sahip bir yer bulunur: Bangor, Maine. Böylece gazeteye, kuş severlerden yardım isteyen bir ilan verirler ve bu işle uğraşan bir grup adamla konuşurlar. En sonunda, ekinkargası yetiştirmesi için, yıllığı 50,000 dolara bir adam tutarlar. Ardından Concord’la, şu kırılmaz çantalar içine yerleştirilmiş iki çanta ekinkargası yumurtası taşıyan bir kuşbilimci yollarlar –nakliye bölmesini sürekli sabit bir ısıda tutarlar ve falan filan.

Böylece, adamımız yeni bir iş sahibi olur: Kuzey Amerika Ekinkargası Çiftlikleri A.Ş. Hemen yeni ekinkargaları kuluçkalama işine girişir ki Londra ekinkargasız bir şehir olmasın. Lakin bir şey vardır, Londra Şehir Meclisi beklemeye dayanamaz ve her gün şöyle yazan bir telgraf gönderir: “Besle Kargayı Da Doysun Gözümüz.”

ç.n. Stephen King’in, kelime oyunları ve şakalardan derlenen bir kitap (der: James Charlton) için 1986 yazdığı bu öykü, farklı bir sonla bitmektedir ama, Usta’dan özür dileyerek, kelime oyununu Türkçeye taşıyabilmek adına küçük bir değişiklik yaptım: Öykü, İngilizcede sık kullanılan, iki cümle arasındaki ses benzerliğine dayanan bir kelime oyunuyla bitiyor: “Bred Any Good Rooks Lately?”(gönderme yapılan cümle: “Read Any Good Books Lately?”)

Çeviren: Bülent Özgün