20 Kasım 2013 Çarşamba

İlk Marka Hz. Âdem mi? - Serhan OK

İlk Marka Hz. Âdem mi? - Serhan OK

Hayat Âdem babamızla başlamışsa, tarihin ilk markası da kesinlikle odur. Bir adı, bir varoluş amacı, bilmesek de özgün bir yüzü, vücut şekli, hiç duymamış olsak da özgün bir sesi, hiç tanımasak da bir kişiliği vardı. O bir markaydı ve tarihin ilk markasıydı.
Uzun süren araştırmaları ve düşünme seansları sonucu tarihin ilk markasının Hz. Âdem olduğunu “keşfeden” Serhan Ok, marka kavramının insanın doğasından beslenerek ortaya çıktığını belirtiyor ve bu düşüncesini şöyle ifade ediyor: “Bugün iyi bir marka yaratmak için yapılmak istenen şey, tam olarak markanın hedef kitlenin gözünde bir insan hüviyetine bürünmesini sağlamaktır. Tutarlı ve güvenilir bir insan yaratmak… Prensiplerini, zevklerini ve rakiplerinden ayrışan özellikleri tasarlamak… Ona bir ad, bir ses, bir dış görünüş vermek…”
Kendisi de bir marka danışmanı olan Serhan Ok, İlk Marka Hz. Âdem mi? ismini taşıyan kitabında, ortaya attığı bu ilginç sorunun yanıtını kapsamlı bir şekilde veriyor. Ok, iddiasını sağlam temellere oturtmakla kalmıyor, bu bakış açısı üzerinden bir markanın nasıl yaratılacağını, yaşatılacağını ve yönetileceğini de anlatıyor.
Marka danışmanlığına gönül verenler kadar kendi markasını yaratıp yönetmek isteyenlere de yepyeni bir pencere açacak olan İlk Marka Hz. Âdem mi?, zengin örnekleri ve vaka analizleriyle meraklılarına ışık tutacak.

İDEFİX‘te İNKİLAP‘ta KİTAPYURDU‘nda YEM KİTABEVİ‘nde KİTAPAĞACI‘nda.

18 Eylül 2013 Çarşamba

Yaratma Sancıları - Bülent Özgün



1. Gün 1. Sayfa

O melun yaratıkların yedi iklim dört bucak yayılmaya başladığını fark ettiğimden beri herkesi uyarmaya çalışıyorum. Ama insanoğlu öyle kör, öyle aymaz ki… Yaklaşan tehlikeye gözlerini kapadılar, kulaklarını tıkadılar. Neyse ki ben her şeyin farkındayım ve herkese de bildiklerimi anlattım.
İlkin hangi uğursuzluğun içinden çıkıp geldiklerini hâlâ çözebilmiş değilim. Ben onlar hakkında bilinçlenip de tedbir almaya başladığımda, azametli yürüyüşlerine çoktan başlamışlardı. Binlercesi, belki de milyonlarcası lanetli emri alıp dağları tepeleri yürüyerek aşıyor, yeryüzüne karış karış dağılıyordu.
...


Burada kıt kalıyorum işte, ilerlemenin imkânı yok…
Başlarda müthiş bir fikirmiş gibi gelmesine rağmen, hikâyenin devamını getirememem asabımı ziyadesiyle bozuyor, yavaş yavaş başka bir fikir üzerine, mesela Tanrı Olmanın Sıkıntıları’na dair, yazmaya başlama hissi birikiyor zihnimde. Daha önce de böyle yazma sancılarına boğulmuştum; lakin biraz kendimi zorlayınca zihnim ataletten kurtulup yatağını buluyordu.
Şimdi vaziyet biraz daha farklı sanki: Genel çerçeveyi, öykünün seyrini az çok belirlememe rağmen, bir türlü istediğim ritmi yakalayamıyorum. Birinci tekil şahıs anlatıcı kullanmanın getirdiği sınırlar hoşuma gitmiyor değil; lakin diğer yandan bu sınırlar öykünün genişlemesine de engel teşkil ediyor. Olağan-dışı ve üstü bir kurgu oluştururken böylesi dil hudutları olması muhayyilemin randımanlı işlemesine mani oluyordur belki. Bu yüzden arzu ettiğim gibi yazamıyor olabilirim.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Kediler Güzel Uyanır - Yekta Kopan


Daha evvel hiç Yekta Kopan okumamıştım, A. Orçun Can'ın kısa film yaptığı öyküyü çok merak ettiğim için okumaya karar verdim (Filmle ilgili bilgi için: http://www.kayiprihtim.org/portal/2012/05/04/orcun-candan-fil-mezarligi/).
Güzel bir öykü kitabı okuduğumu söylemeliyim. Ayfer Tunç-Murat Gülsoy-Yekta Kopan üçlüsünün edebi bakışının sıkıcı olacağını düşünürdüm hep ama kesinlikle öyle değiller (en azından ikisini okuduğum için söyleyebilirim, a yok bir Murat Gülsoy öyküsü okumuştum ben, üç yazara da yakından olmasa da baktım diyebilirim).
Kitaptaki öyküleri üç başlıkta toplayabiliriz ve zaten yazar bunu yapmış:
1. Bulutlar Konuşurken
2. Düşmüş Bir Harf
3. Yarın Sabah Öp Beni

İlk kısımda hikaye ağırlıklı olmayan, daha çok anlatıya yaklaşan, dili önemseyen bir biçim var. Buradaki öykülerin sıradan öykü düzenine uymadığını söyleyebilirim. Bir baş-son, yükselme-çözülme beklememeli okuyucu.

İkinci kısımda daha deneysel öyküler yer alıyor: Bir öyküdeki tüm sözcükler aynı harf ile başlayabiliyor örneğin. Bu kısımdaki en sevdiğim öykü Matruşka idi: Kısa bir yazı okuyorsunuz, bir hitap belki de. Sonra o metindeki bazı sözcükler çıkıyor sonraki sayfada ve yeni bir metin doğuyor, bu böyle sürüyor. Harika bir fikir.

Üçüncü kısımdaki metinler geleneksel öyküye daha yakın, o yüzden geleneksel okuyucuyu daha çok tatmin edebilir. Ayrıntılarla zenginleşen bir anlatım hakim. Kimi öyküler içe dokunuyor.

Tek tek öykülerden bahsedeceksek: Dikkatimi çekenler söyleyeyim:

Diyet: Kısacık ve duygu yüklü. Ayrılığın yüküne dair. Çok etkileyici.

Beş Duyu: Bir cümle: “…ya da hala nefes alıp veriyor olmalarının ürkek omzunu başka bir duvara yaslıyor.” (s. 35)

Pazar Günü: Pazar günü evde sıkılan bir çocuğu anlatır. Sonuna doğru iyice olağandışı bir hal alan öykü beni çok etkiledi. Öykünün sonuna doğru çocuk damarlarını açıp kanının akışını izlemektedir. Belki de her şey çocuğun zihninde oluyordur. Kim bilir.

Tensikat: İşten atılıp atılmayacağını, parkelerin birleşme çizgilerine basmadan apartman kapısından yola kadar olan mesafeyi yedi adımda atmasına bağlayan bir adamdan bahseder bu öykü. Çok ilginçti. Her şeyden öykü çıkabileceğini gösterdi bana.

Fil Mezarlığı: Çok naif, etkileyici bir öykü. Ayrıntılar, gerçekliği ve samimiyeti arttırıyor. İkinci tekil şahıs anlatım, öykünün duygusunu yükseltiyor.
Bir cümle: “Seni dinledim. Eve ezberlettiğin sesleri. Kapıyı kilitleyişin, dişini fırçalayışın, yatak örtüsünü açışın, yastığını kabartışın…” (s. 81)

Hanımefendi: Bir cümle: “Zamansız gölge, bir iğne oyasının kendiliğinden şiirli motiflerini yayıyor kahve fincanlarının arasına.” (s. 90)

Perde 2, Sahne 4: İki kadın parkta sohbet ediyorlar, birinin oğlundan bahsediyorlar. Ama sohbet sırasındaki tavırları, sanki onlar bir sahnedeymiş ve oyuncularmış gibi anlatılıyor. Bir tiyatro sahnesi. İlginç bir okuma deneyimi yaşatıyor. Muhtemelen benim farkedemediğim bir alt-metni de vardır.
Bir cümle: “Sahne bitiyor. Parkın görünmez kadife perdesi iki kadının üstüne kapanırken göğün yedi kat yukarısından alkış sesleri duyuluyor.” (s. 97)

Muasır Medeniyetler Mertebesi: Bir cümle: “İnsan en kolay kendinden utanıyor. O yüzden sevmem aynaları.” (s. 110)

11 Ağustos 2013 Pazar

Blow-Up Nedir?

Blow - Upforum resmi
İngilizce dilinde, günlük kullanımda "büyütmek, şişirmek" anlamına gelen sözcük fotoğrafçılık terimi olarak fotoğrafın boyutunu büyütmek anlamına geliyor.
Sinema dünyasında anlamı, 16mm ile çekilen filmi 35mm filme aktarmak, dönüştürmek anlamına geliyor.
Bu işlemi açıklamak için önce 16mm ve 35mm film nedir, onu açıklamak gerekir sanırım:
16mm Film, kullanımı yaygın ve ekonomik olan bir film boyutudur. 16mm adı, filmin negatifinin genişliğinden gelmektedir. 16mm genellikle yarı-profesyonel amaçlı olarak kullanılır.
35mm Film, fotoğrafçılık ve sinemada yaygın olarak kullanılan temel film ölçüsüdür. İzlediğimiz, neredeyse, her film 35mm ile çekilmiştir. 35mm 1909'da uluslararası standart ölçü olarak kabul edilmiştir ve görüntü gösterimi ve çekiminin her ikisi için hakim film ölçüsü olarak kalmıştır.

forum resmi
forum resmi



Peki, bir film neden 16mm'den 35mm'ye aktarılır?
Sinema sanatına tutkun bir çok insan, bu işe başlarken en ucuz format olan 8mm ile başlar, sonra 16mm'ye film çeker. İzlediğimiz bir çok kısa film 16mm formatındadır. 35mm pahalı olduğu için uzun metrajlı festival filmlerinin çoğu da 16mm formatında çekilmiştir. İş böyle olunca örneğin festivallerde bir film stüdyoların dikkatini çekerse filmin, sinemalarda gösterilebilmesi için boyutunun büyütülmesi gerekir, bu işleme de Blow-Up denir.

Cümle içinde kullanalım:
"Gorge Huang ziyaretime geldi. El Mariachi'nin blow-up masraflarından bahsederken, stüdyoların parayı çar-çur ettiklerini söyledim."
Ekipsiz Asi - Robert Rodriguez (s. 158) Kaknüs Yayınları, 2001.

Kaynak: Vikipedi

Foley Nedir?


forum resmiforum resmi

Foley, film çekildikten sonra, post-prodüksiyon aşamasında filme eklenen yapay mekan sesleridir. Oyuncunun ayak seslerini, yağmurun sesini, oyuncunun giysisinden gelen kumaş hışırtısını, kağıt yırtılmasını, bir şeyin yere devrilme sesini veya kapının açılıp kapanma sesini Foley için örnek sayabiliriz. Bu sesler Foley Stüdyosunda(bkz. resimler) yeniden yaratılır. Bu süreci uzun uzun anlatmayacağım, çünkü bu vidyo çok iyi anlatıyor:

Peki bu sesler film sırasında kaydedilmiyor mu? Neden sonradan ekleniyor?
Film çekimi sırasında sadece oyuncuların konuşmalarına odaklanılıyor, çoğumuzun bir film hatası olarak fark ettiğimiz (yukardan kadraja giren) boom mikrofonlar bu iş için kullanılıyor. Eğer tüm sesler aynı anda kaydedilseydi konuşmalar bir uğultu içinde olurdu.
Boom Mikrofon:
forum resmi

Teknolojinin ilerlemesiyle belki tüm mekan sesleri ve diyaloglar aynı anda kaliteli bir biçimde kaydedilebilir ama film dili açısından şöyle bir sorun var: İzleyicinin tüm sesleri duyması gerekiyor mu? Tabi ki gerekmiyor. O sahnede öne çıkması gereken bir ses varsa onu duymamız gerekiyor. Örneğin: Bize yavaş yavaş yaklaşan birisinin ayak sesleri, kadraj dışında kalan birinin giyinme sesleri veya çatal bıçak sesleri. Sahnenin önemine binaen izleyicinin bu sesleri duyması gerekiyorsa bu sesler daha belirgin olmalıdır ama izleyici bu sesleri film boyunca duymak istemez.
Bir dövüş filmi düşünün birbirine gerçekten vurmayan oyuncuların yumruk ve tekme sesleri nereden geliyor? Tabi ki Foley sanatçısının bir torbaya veya et parçasına vurmasından.

forum resmi

Bu sebeplerden mekan sesleri Foley sanatçıları tarafından yeniden yaratılır ve sonra filme eklenir.

Neden Foley deniyor bu işleme? Çünkü bunu ilk yapan kişinin ismi Jack Foley’miş.
Bana kalırsa ilk Foley’i ilk kullananlar Commedia dell'Arte sanatçıları. Daha önce Slapstick teriminde açıkladığım üzere Commedia dell'Arte tiyatro topluluğu, kavga sahneleri sırasında sahne arkasında iki düz yayvan tahtayı birbirlerine vururlarmış ki oyuncular birbirlerine vurduklarında “çat pat güm” sesleri çıksın.

Kaynak: Vikipedi ve http://www.sound-ideas.com/what-is-foley.html#.UMTeTKyAPEV

Take Shelter - Sığınak





Hepimizin zaman zaman yaptığı bir psikolojik savunma biçimini konu edinen harika bir film. Yansıtma. Baş kişi Curtis, nereden kaynaklandığını bilemediğimiz ve bilinçaltına ittiği korkularıyla ve endişeleriyle mücadele edemiyor ve bu sorunların hepsini baş edebileceği bir soruna, yani büyük bir fırtınaya yansıtıyor.

- keyif kaçırıcı bilgi içerir -

Zihinsel karmaşasını düzene oturmak ve kendisine bir savunma alanı yaratmak için de bir fırtına sığınağı yapıyor. Tüm ruhsal sorunları, yakında kopacak büyük bir fırtınada vücut bulduğu için tedavi olarak bir sığınak yapması çok doğal. Bir yandan onu hiç rahat bırakmayan rüyaları da yavaş yavaş yaklaşan bir fırtınanın değil deliliğin habercisi. Annesinin yaşadığı ruhsal bozukluğun kendisinde de ortaya çıkacağı korkusu zamanla palazlanıp onu bir depresyona sürüklüyor ve bu depresyon, yanında eşine ve çocuğuna dair bazı endişelerini de su yüzüne çıkarıyor. Onlarca şey düşünülebilir. Curtis bunların hepsinden kendince kaçmaya çalışıyor ve filmin sonuna doğru eşi sayesinde sorunlarıyla yüzleşme fırsatı buluyor.

- keyif kaçırıcı bilgi içerir -

Derken film çok şaşırtıcı bir biçimde o ana kadar Curtis'e dair düşündüklerimizi alt üst edip bambaşka bir açıklama getiriyor. Bu açıklamanın bende bir kandırılmışlık hissi yarattığını söyleyebilirim. Beğenmedim. Film o ana kadar ortaya koyduğu sorunları çok basit ve kolaya kaçar bir sonla çözüme ulaştırıyor; ama aslında herhangi tatmin edici bir sona da ulaşmıyor diyebiliriz.
Görselliği çok yüksek bir film Take Shelter. Yönetmen Jeff Nichols söylemekten ziyade göstermeyi tercih ediyor. Bu da psikolojik bir film için çok yerinde bir tercih. Bu, oyuncuların zorlanmasına neden olacak bir tercih ama Curtis'i oynayan Michael Shannon ve eşi samantha'yı oynayan Jessica Chastain bu zorluğun altından çok iyi kalkıyorlar. Michael Shannon, karakterin yaşadığı baskıyı, endişeyi, korkuyu ve bunların yarattığı o güvensizlik ve tedirginlik halini gözlerinde, duruşunda ve sesinde çok iyi yansıtıyor. Jessica Chastain evin güçlü hanımı Samantha rolünde muhteşem.
Velhasıl genel itibariyle ilginç, izleyeni içine alan, düşündüren, etkileyen bir film Take Shelter. Derdim sadece sonuyla.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Bir Deli Değilin Öyküsü / Feyyaz Kayacan'a Saygıyla - Bülent Özgün

Ustaya saygıyla...

Birinin kendisine seslendiğini duyunca irkilerek kafasını yaptığı işten kaldırdı. Doğru mu duymuştu yoksa yorgun beyni kendisine bir tür oyun mu oynuyordu? Durup dikkatle dinledi, ama çıt yoktu. Başını eğerek yaptığı işe geri döndü; sonra sanki sesin sahibini kandırabilecekmiş gibi bir kez daha kaldırıp yeniden dinledi, ama nafile. Omuzlarını silkerek işine geri döndü ve tam o anda davudi bir ses karanlıklar içinden gürledi:
-   Yine mi tıkandın?
-   Oha! Sen miydin? Bir günde adam gibi girdiğini görsem kurban keseceğim Musa abi. Ödüm koptu.

Sesin sahibi, orta boylu, seyrek saçlı fırça bıyıklı göbekli bir adam, gürlemeye devam:
-   Hadi ülen dinsiz herif, kurban kim, sen kim! Hem sen nerde duydun ilhamın haber vererek geldiğini, çat diye gelirim ben, öğrenemedin mi teres!
-   Öğrenemedim! Ne biçim ilhamsın sen be abi, bıyıklı ilham mı olur ya! Yazacağım varsa da seni görünce aklımda ne var ne yok, tilki görmüş tavuklar gibi kaçışıyor.
-   Benzetmeye bak, lan ben sana böyle mi öğrettim zibidi, hiç ders almamışsın yıllardır. Hem senin kafan kümes gibiyse benim suçum ne?
-   Tamam abi tamam, yardım edecek misin yoksa böyle üst perdeden konuşmaya devam mı?