Daha evvel hiç
Yekta Kopan okumamıştım, A. Orçun Can'ın kısa film yaptığı öyküyü çok merak ettiğim için okumaya karar verdim (Filmle ilgili bilgi için:
http://www.kayiprihtim.org/portal/2012/05/04/orcun-candan-fil-mezarligi/).
Güzel bir öykü kitabı okuduğumu söylemeliyim.
Ayfer Tunç-Murat Gülsoy-Yekta Kopan
üçlüsünün edebi bakışının sıkıcı olacağını düşünürdüm hep ama
kesinlikle öyle değiller (en azından ikisini okuduğum için
söyleyebilirim, a yok bir Murat Gülsoy öyküsü okumuştum ben, üç yazara
da yakından olmasa da baktım diyebilirim).
Kitaptaki öyküleri üç başlıkta toplayabiliriz ve zaten yazar bunu yapmış:
1. Bulutlar Konuşurken
2. Düşmüş Bir Harf
3. Yarın Sabah Öp Beni
İlk
kısımda hikaye ağırlıklı olmayan, daha çok anlatıya yaklaşan, dili
önemseyen bir biçim var. Buradaki öykülerin sıradan öykü düzenine
uymadığını söyleyebilirim. Bir baş-son, yükselme-çözülme beklememeli
okuyucu.
İkinci kısımda daha deneysel öyküler yer alıyor: Bir
öyküdeki tüm sözcükler aynı harf ile başlayabiliyor örneğin. Bu
kısımdaki en sevdiğim öykü Matruşka idi: Kısa bir yazı okuyorsunuz, bir
hitap belki de. Sonra o metindeki bazı sözcükler çıkıyor sonraki sayfada
ve yeni bir metin doğuyor, bu böyle sürüyor. Harika bir fikir.
Üçüncü
kısımdaki metinler geleneksel öyküye daha yakın, o yüzden geleneksel
okuyucuyu daha çok tatmin edebilir. Ayrıntılarla zenginleşen bir anlatım
hakim. Kimi öyküler içe dokunuyor.
Tek tek öykülerden bahsedeceksek: Dikkatimi çekenler söyleyeyim:
Diyet: Kısacık ve duygu yüklü. Ayrılığın yüküne dair. Çok etkileyici.
Beş Duyu: Bir cümle: “…ya da hala nefes alıp veriyor olmalarının ürkek omzunu başka bir duvara yaslıyor.” (s. 35)
Pazar Günü:
Pazar günü evde sıkılan bir çocuğu anlatır. Sonuna doğru iyice
olağandışı bir hal alan öykü beni çok etkiledi. Öykünün sonuna doğru
çocuk damarlarını açıp kanının akışını izlemektedir. Belki de her şey
çocuğun zihninde oluyordur. Kim bilir.
Tensikat: İşten
atılıp atılmayacağını, parkelerin birleşme çizgilerine basmadan apartman
kapısından yola kadar olan mesafeyi yedi adımda atmasına bağlayan bir
adamdan bahseder bu öykü. Çok ilginçti. Her şeyden öykü çıkabileceğini
gösterdi bana.
Fil Mezarlığı: Çok naif, etkileyici bir
öykü. Ayrıntılar, gerçekliği ve samimiyeti arttırıyor. İkinci tekil
şahıs anlatım, öykünün duygusunu yükseltiyor.
Bir cümle: “Seni
dinledim. Eve ezberlettiğin sesleri. Kapıyı kilitleyişin, dişini
fırçalayışın, yatak örtüsünü açışın, yastığını kabartışın…” (s. 81)
Hanımefendi: Bir cümle: “Zamansız gölge, bir iğne oyasının kendiliğinden şiirli motiflerini yayıyor kahve fincanlarının arasına.” (s. 90)
Perde 2, Sahne 4:
İki kadın parkta sohbet ediyorlar, birinin oğlundan bahsediyorlar. Ama
sohbet sırasındaki tavırları, sanki onlar bir sahnedeymiş ve
oyuncularmış gibi anlatılıyor. Bir tiyatro sahnesi. İlginç bir okuma
deneyimi yaşatıyor. Muhtemelen benim farkedemediğim bir alt-metni de
vardır.
Bir cümle: “Sahne bitiyor. Parkın görünmez kadife perdesi iki
kadının üstüne kapanırken göğün yedi kat yukarısından alkış sesleri
duyuluyor.” (s. 97)
Muasır Medeniyetler Mertebesi: Bir cümle: “İnsan en kolay kendinden utanıyor. O yüzden sevmem aynaları.” (s. 110)