15 Mayıs 2013 Çarşamba

Pamuk Gelin - Bülent Özgün




Bölüm 1: Pamuk

Pamuk, elinde süpürge yerleri süpürüyor. Üstünde eskimiş bir elbise, saçları dağınık, yüzüne bezgin bir ifade hakim. İçerden Kral sesleniyor:

“Pamuuuk! Benim pantolonum nerde?”

“Nereye koyduysan orda.”

“Bi’ kere de doğru dürüst cevap versen ölürsün be kadın!”

“Sen de eşyalarını oraya buraya atmasan ölürsün herhalde, akşama kadar canım çıkıyor arkanızı toplamaktan!”

“Aman iyi be! Yine başlama!”

Pamuk, ellerini göğe kaldırıyor.

“Yarabbim sana karşı ne hata işledim de karşıma şu çulsuzu çıkardın.”

“Hayatını kurtarıp seni prenses yaptığım günleri unuttun bakıyorum da.”

“Aman sevsinler, ne oldu sanki, şimdi de senin yüzünden mahvoluyor hayatım.”

Yavaş yavaş sinirlenmeye başlayan Pamuk, pencereden dışarıda oynayan kızına sesleniyor:

“Elyaaaaaf! Kızım yeme o elmayı, zehirli filan olur Allah korusun, kaç kere diyeceğim sana!”

Kral don-atlet* dolaşıyor; hem kendi kendine aranıyor hem de söyleniyor:

“Paranoyak karı…”

“Ne dedin sen! Sensin paranoyak! Benim çektiklerim sen çekseydin, şimdi ağzından salyalar aka aka tekerlekli sandalyede oturuyor olurdun.”

“Abartma! Yalan mı, kötü bi’şey olur diye saçını bile taramıyosun, bütün gün evin içinde papaz gibi dolanıyosun!”

“Sana ne deyim bilmem ki! Allah sana bin beterini yaşatsın, İnşallah!”

“Hala bir kral olduğumu hatırlatırım sana, senden de bir kraliçe gibi davranmanı bekliyorum, çingene gibi değil.”

“Bayramlık ağzımı açtırma şimdi. Baban öldükten sonra, sümsüklüğün, beceriksizliğin yüzünden ancak üç yıl dayanabildi krallık, ne elde kaldı ne avuçta. Kralmış, kıçımın kralı.”

“Ağzını bozma! Terbiyesiz kadın! Yoksa…”

“Yoksa ne? Döver misin? Bi’ onu yapmadığın kalmıştı! Hele bi’dene bakalım, dene de seni bu pisliğin içinde bırakıp gideyim. Ben olmasam sen elini bile yıkamazsın be! Pis herif!”

“Sanki hint kumaşısın, mübarek…”

“Ne demek şimdi bu, ben senin için saçımı süpürge edeyim, senin ettiğin lafa bak! Git daha iyisini bul o zaman.”

Pamuk, ağlamamak için elini ağzına bastırsa da patlama gerçekleşiyor, hüngür hüngür, bardaktan boşalırcasına ağlamaya başlıyor.

“Zamanında çektiklerim yetmiyormuş gibi şimdi de bu düşüncesiz heriften çekiyorum, ah ben ne bahtı karaymışım. Aaaaah! Ah! Oooooof! Of!”



“Yahu Allah aşkına yine başlama şu duygu sömürüsüne, üff bangır bangır şunun ağladığına bak yahu! Neyse bi’çay koy, kahvaltılık bişeyler hazırla da şu cam tabutu satmaya gideceğim, satayım da elimize üç-beş kuruş para geçsin.”

Pamuk, gözlerini ve burnunu elindeki toz beziyle siliyor, ayağından terliğini çıkarıp Kral’a fırlatıyor.

“Zıkkımın kökünü ye! Bi’ satmadığın o kalmıştı, Allah’ın belası defol!

Sıkı bir manevrayla terlikten kurtulan Kral, kapıdan sıvışıp kaçıyor. Pamuk, bir koltuğa çökmüş, başı ellerinin arasında, salya sümük ağlamaya devam ediyor. Sesi duyan Elyaf annesinin yanına geliyor, boncuk boncuk annesine bakıyor, onun dağınık saçlarını okşuyor.

“Ağlama anne. Ne olur ağlama.”

Sıcacık bir öpücük konduruyor annesinin tuzlu yanaklarına.

“Babam yüzünden mi ağlıyorsun, yine mi tartıştınız?”

Pamuk, başını kaldırıp kızına baktığında, böylesine güzel bir çocuğu bu pislik yuvasında yetiştiremeyeceğine karar veriyor, ayağa kalkıyor, gözyaşlarını siliyor, Elyaf’ı kucağına alıyor.

“Gidiyoruz kızım!”

“Nereye anne?”

“Senin kadar saf ve iyi yürekli ve senin kadar kısa insanların beraber mutlu ve huzurlu yaşadıkları bir eve.”

Küçük Elyaf, annesine güveniyor ve gülümsüyor.

Alelacele, küçük bir bavula birkaç parça eşya tıkıştırıp ormanın derinliklerine doğru yola koyuluyorlar. Altı-yedi saatlik bir yolculuğun sonunda Pamuk’un çok güzel ve çok acı anlar geçirdiği o küçük evin küçük kapısına ulaşıyorlar. Ev, Pamuk’un yüzünde anı dolu bir gülümseme yaratıyor.

“İşte geldik kızım, bundan sonra burada yaşayacağız.”

“Çok güzel bir ev anneciğim.”

Pamuk, tanıdık yüzleri görecek olmanın heyecanıyla neşelenerek kapıyı çalıyor.

“Hadi hayırlısı, bakalım.”


Bölüm 2: Mesut

Kapıyı yaklaşık iki metre boyunda bir kadın açıyor. Saçları sıkıca topuz yapılmış. Dudağının üzerinde kocaman kahverengi bir et beni var. Üzerine tek parça yeşil bir elbise, bir de eski, grileşmiş bir bulaşık önlüğü giymiş. O kadar uzun ki kapıdan yüzünü göstermesi için iki büklüm olup neredeyse yeri yalayacak kadar eğilmesi gerekiyor. Zaten bir hayli çirkin olan kadın, bu haliyle korkunç bir yaratığı andırıyor. Yaratık, ıslak ellerini önlüğüne silip kalın mı ince mi ayırt edilemeyen bir ses tonuyla konuşmaya çalışıyor:
“Allah versin kardeşim, hadi! Kocam evde yok, para da yok, hadi başka kapıya, başka kapıya!”

“Yanlış anladınız, ben Mesut abiyi görmeye gelmiştim, burası onun evi değil mi?”

“Evet, n’olmuş? Ben de karısıyım, bana söyle ne diyeceksen!”

Pamuk, tam da kendini tanıtan cümleleri dilinde toparlarken içerden bir ses geliyor:
“Kim gelmiş?”

Kadın memnuniyetsiz ve yine tahminleri zorlayan o ses tonuyla bağırıyor:
“Ne bileyim, bir kadınla bir çocuk!”

Pıt pıt adımların sesi kapıya doğru yaklaştıkça Pamuk da rahatlıyor. Pos bıyıklı, mavi kadife pantolon ve oduncu gömleği giymiş, şirin ve yaşlıca bir adamcık beliriveriyor kapıda.
“Oooo Pamukcum, hoş geldin, hoş geldin, sefalar getirdin, bu ne güzel sürpriz! Gelin, gelin içeri. Aman aman bu küçük perikızı da kimmiş?”

Pamuk, kızının saçını okşuyor.
“Kızım.”

Mesut, Pamuk’la kızını kanepeye buyur ediyor, kendi de karşılarında bir koltuğa yerleşiyor. “Kızın mı? Evlendin mi sen? Ha doğru ya hatırladım şimdi, şu beyaz atlı prens! Kusura bakma, alzheimer yüzünden aklım bir gidiyor bir geliyor. Eee kocan nasıl, batmış diye duydum. Sahi o nerede?”

“Amaaan Mesut abi, hiç sorma başımıza gelenleri, perperişan olduk. Bu herifin beceriksizliği, umursamazlığı öldürdü beni! Koskoca krallığın hazinesini kumar masalarında yedi bitirdi. Halka hizmet götürmeyince onlar da isyan etti, canımızı zor kurtardık vallahi! İki oda bir salon eve razı oldum, yeter ki huzurlu bir hayatım olsun. Ama yooo, çekilecek çilem varmış, beyefendi hala çalışmıyor, boş boş geziyor, neymiş, krallar çalışmazmış da çalışmaya alışık değilmiş de falan filan. Kıç… Tövbe estağfurullah, yine ağzımı bozduracak deyyus! Hal böyle olunca ben de çıktım geldim sizin yanınıza, yine eski günlerdeki gibi! Size yardım ederim, çamaşırlarınızı falan yıkarım. Diğerleri nerede, madene mi gittiler?”

“Kardeşlerim mi? Hepsi de gitti bu evden, senin “sonsuza dek sürecek” evliliğinden sonra hepimizde bir evlenme isteği doğdu. Bizimkiler de her biri bir yana, bir hayat arkadaşı bulmaya yola çıktılar. Ben burada kaldım, boyu boyuma huyu huyuma birini bulamayınca da Kaktüs’le evlendim.”
Mesut, önlüğünü çıkarıp gelen Kaktüs’ü görünce yüzüne sahte bir gülücük çiziyor.
“İşte bu da benim canım karım Kaktüüüüs! Kaktüs, bunlarda Pamuk’la kızı. Pamuk benim eski arkadaşım, duymuşsundur, şu “ayna ayna” meselesi.”

Kaktüs, belli belirsiz başını öne eğiyor, ama memnun olmadığı belli; birkaç saniye tepkisiz dikiliyor ayakta sonra bulaşığına geri dönüyor. Mesut da Pamuk’a dönüyor.
“Demek öyle ha, üzüldüm doğrusu. Ama öyle fevri davranma bence, yıkma yuvanı, bak şu yavrucağa, babasız mı kalsın küçük yaşta. Maşallah, ne kadar da uslu ne kadar da tatlı! Adın ne senin kızım?”

Elyaf, kendi boyundaki yaşlı adamlara alışkın olmadığını belli edercesine dudaklarını büküyor. Pamuk, kızının saçını okşuyor.
“Söylesene kızım ismini! Bak bu amca yabancı değil benim akrabam sayılır. Hadi kızım!”

“Tamam tamam zorlama kızı canı isteyince konuşur!”

“Başta böyle yabani davranır da sonra tependen inmez, kusura bakma amcası, adı Elyaf.”

“Memnun oldum, prenses Elyaf.”

Yakıştırılan paye hoşuna giden Elyaf kıkırdıyor. Kıkırdama Kaktüs’ün bozuk tonlu sesiyle ürküntüye dönüşüyor.
“Mesut! Çabuk mutfağa gel!

Eli ayağına dolaşan Mesut, aceleyle mutfağa doğru giderken yolda özürleniyor:
“Kusura bakma Pamuk, hemen geliyorum.”

Pamuk, birkaç saniye sonra, içerden gelmeye başlayan tanımlanamaz sesleri, bağırışları, kükremeleri, mızmızlanmaları, aciz kalmış sesleri, yalvarmaları dinliyor ve kendi payını alıyor.
“O kadın bu evde kalamaz, kalmayacak. Bak Mesut o kadın bu evde kalırsa bu evi ikinize de dar ederim.”

On dakika sonra odaya dönen Mesut, ne diyeceğini bilemez halde yığılıyor koltuğa. Lafı Pamuk alıyor:
“Seni de rahatsız ettim abi, kusura bakma, başka gidecek yerim yoktu.”

“Rahatsız etmek ne demek, o nasıl söz, sen Kaktüs’e bakma, şu sıralar biraz sinirli, bir aydır şey yapamıyoruz da o yüzden.”

“Ne?”

“Anla işte canım, şey! Eskisi gibi değilim artık, yaşlandım tabi.”

Ayağa kalkıp Pamuk’un yanına geliyor, kulağına fısıldıyor:
“Yaşlılık işin bahanesi, hala aslan gibiyim evelallah, lakin benim hanım biraz iri gördüğün gibi, geçen boynumu kırıyordu, o yüzden biraz ara verdim.”

Pamuk’un duyduklarını idrak sırasında donuklaşan yüzü, bol bir kahkahayla parlıyor.
“Hay sen çok yaşa emi Mesut abi, hiç güleceğim yoktu.”

İçeriden kıskançlıktan kudurmuş bir haykırış kopuyor:
“Ben yatıyorum Mesut, sen de kes muhabbeti de gel çabuk!”

“Tamam karıcığım, hemen geliyorum.”

Mesut, sevgi dolu gözlerle Pamuk’a “elimden fazla bir şey gelmiyor bakışı” fırlatıyor.
“Acıkmışsınızdır siz, durun ben size yiyecek bi’şeyler hazırlayım.”

İyice acıkmış olan anne kız, önlerine konan ekmek, peynir ve elmayı çabucak yiyorlar; Mesut’un onlara hazırladığı kanepe-yatağa uzanıyorlar. Pamuk, kucağına bir kedi yavrusu gibi kıvrılmış kızına bakıyor, uyuduğunu anlıyor ve kendi kendine fısıldıyor:
“Bu evde bir gece daha kalamayız, nereye gideceğiz, ne yapacağız, Allah’ım sen yardım et.”

Sonra, kızının sıcaklığında mutlu olup umutlanarak uykuya gidiyor.

Sabah gün doğmadan kalkan Pamuk, kızını kucağına alıp sessizce evden çıkıyor. Tam kapıyı kapatacakken bir el elini tutuyor. Mesut kederli gözlerle Pamuk’a bakıyor; elinde bir bohça ve bir parça kâğıt, fısıldıyor:
“Al bunu, acıkınca yersiniz. Bu da Âlim’in adresi, belki onun yanında kalabilirsin. Kusura bakma, keşke elimden daha fazlası gelse. Kendine dikkat et Pamuk.”

“Teşekkürler Mesut abi, dert etme, seni anlıyorum, kal sağlıcakla.”


Bölüm 3: Âlim

Pamuk iki saat sonra ulaşıyor Âlim’in evine. Çalıyor kapıyı. Kimse açmıyor. Tekrar çalıyor. Açan yok. Bir çalıştan sonra ümidi azalmaya başlıyor; tam gitmek için geriye dönerken elinde tespih, aksakallı bir dede cüce yavaş yavaş açıyor kapıyı.
“Bismillahirrahmanirrahim, kusura bakmayın namaz kılıyordum, buyurun kızım ne istemiştiniz?”

“Beni tanımadın mı Âlim abi, ben Pamuk, hani zamanında sizin evde kalmıştım, Prens filan gelmişti, kötü kalpli Kraliçe filan, hatırladın mı?”

“Haaaa, hatırladım, hoş geldin kızım, gel, gel içeri!”

“Sağ ol abi.”

“Buyur otur bakalım, tevafuğun böylesi... Seni buralarda görecek miydik.”

“Sorma ağabeycim bizim herifle kavga ettik, bu da ilk kavgamız değil, altı yıldır yiyecek ekmek bulamıyoruz, hep, hep o serseri yüzünden. Bıktım artık, ben de çıktım geldim. Bir daha da o herife dönmeyeceğim. Mesut abiye gittim önce, ama onun da derdi başından aşkın.”

“Biliyorum, asabi bir karısı var. Ben de o yüzden uğramıyorum pek, o da gelmiyor. Ama Alemlerin Rabbi Allah-ü Teâlâ Celle Celaluhu ve Celle Şanuhu ve Zülcelal ve Tekaddes Hazretleri en doğrusunu bilir, onun takdir buyurduğuna biz aciz kullar karışamayız, demek ki hayırlısı buymuş. Neyse gıybeti bırakalım… Hoş geldin sefalar getirdin Pamuk gelinim, lakin ettiğin lakırdılar üzdü beni. Allah-ü Teâlâ’nın aziz eylediği evlilik müessesesini daim kılmak bir zevcenin en tabi görevidir, sakın ha sakın bir daha böyle sözler ağzına kurulmasın. Allah’ın izniyle her şey düzelir, yeter ki sen kocanı sev, say; ona hizmette kusur etme. Allah-ü Teâlâ da kocana onu doğru yola sevk edecek musibeti verecektir. O zamana kadar sabırlı ol, Yaradana sığın ve bekle…”

“Öyle diyosun da abi, ben de sabredecek hal bırakmadı ki o deyyus.”

“Bak yine, oldu mu bu laf şimdi, kötü laf sahibine döner, bir daha duymayayım. Eteğindeki taşı dök yavrum, git kocanın eline sarıl, af dile…”

“Asla olmaz abi, bunu benden isteme, ölürüm de o çulsuza dönmem.”

“Bak, büyük konuşma kızım, evine git, kocanın düzelmesi için Allah-ü Teâlâ’ya dua et. Namaz kılıyor musun sen?”

Pamuk, utanıyor.
“Kılmıyorum abi, boyu devrilesice yüzünden namaza da başlayamadım.”

“Olmadı işte! Namazını kıl, Rabbine namazla dua niyaz et, Âlemlerin övünç kaynağı, efendisi, yaratılış sebebi Hazret-i Muhammed Mustafa Peygamber Efendimiz buyuruyor ki namaz dinin direğidir. Kim namazı kılarsa dinin direğini dikmiş olur kim onu terk ederse dinin direğini yıkmış olur. Peki, hiç direksiz bina olur mu? Direksiz ev ayakta durur mu? İşte senin yuvanın yıkılmaya yüz tutması da bu yüzdendir. Namaz kılarsan evinin bereketi de artar, yeter ki halis bir niyetle namazını kıl, yeter ki rabbine gönülden ihlâs ile yönel, çeşit çeşit nimet her türlü ikram sana Rabbimizin bir ihsanı olur.”

“Namaz konusunda söylediklerine diyeceğim yok Âlim abi, ama o herife dönmem bunu da bilesin!”

Âlim abi, Pamuk’un inadından yorgun düşüyor.
“Peki kızım, ben vazifemi yaptım, benden günah gitti, sen dilediğini yap öyleyse. Yalnız senin burada kalmana izin veremem, bu günaha ortak olamam. Bir de komşular ne der, hocaya bak, genç kızlarla zina ediyor demezler mi! Allah iftiradan korusun, Yarabbi! Bugünlük burada kalın, yarın size Asabi’nin adresini vereyim, ona gidersiniz, bizden sonra maden işine devam etti bi’süre, bir gün bir petrol damarı bulunca işi büyüttü, parasına para kattı, şimdilerde Petrol Kralı diyorlar adına. Eski Asabi değil artık, zengin olunca çok değişti, ama size sırt çevirmez diye umuyorum.”

“Sağ olasın abi.”

“Bir de Safi’nin adresi var bende. Yıllar oldu görüşmeyeli, öldü mü kaldı mı bilmem, bir git gör, büyükleri ziyaret sevaptır. Mahcub’la Mahmur’un da evlerini biliyorum ama onlara gitme derim ben, o kâfirler Allah’ın takdirine karşı çıktılar, ne idüğü belirsiz bir şeye dönüştüler.”

“Nasıl yani?”

“Hiç sorma kızım, hiç sorma, Allah onları doğru yola sevketsin…”

Bu ulvi sohbetten sonra, Âlim ile Pamuk eski günleri anıp saatlerce sohbet ediyorlar, yemek yiyorlar. Âlim Elyaf’a abdest almayı namaz kılmayı, dua etmeyi öğretiyor. Yatsı namazına müteakiben yatıyorlar. Güzel bir uyku çeken Pamuk ve Elyaf, Âlim’in hazırladığı patatesli yumurtayla kahvaltılarını yaptıktan sonra yola çıkıyorlar.
“Her şey için çok teşekkür ederiz Âlim abi.”

“Vazifemiz, hadi Allah’a emanet olun. Yalnız dediklerimi bir düşün, bari şu sabiye acı.”

“Neyse, Allahaısmarladık abi.”

“Güle güle.”


Bölüm 4: Asabi

Uzun ve zahmetli yolculukları koskoca bir malikânenin dış kapısında son buluyor.
“İşte kızım, Asabi amcanın evi burası. Ev de amma büyükmüş haaa.”

“Yatmadan önce bana anlattığın masallardaki evler gibi mi anne?”

“Evet kızım.”

“Tavşanlar da var mıdır içerde?”

“Bilmem, belki vardır.”

Pamuk, bir metrelik tokmağı olanca gücüyle kaldırarak kapıyı çalıyor. Birkaç saniye sonra kapının ortasında açılan bir delikte bir çift göz beliriyor.
“Ne istiyorsun.”

“Ben Asabi abiyle görüşecektim.”

“Öyle biri yok burada, çek git!”

“Şey yani Petrol Kralı diyecektim, onu görmek istiyorum, yakınıyım ben.”

“Adın ne?”

“Pamuk deyin o anlar.”

Yaklaşık yarım saat sonra kapı açılıyor, bir uşak Pamuk’la Elyaf’ı içeri alıyor. Büyük kapılardan büyük salonlara, büyük salonlardan büyük odalara geçiyorlar ve sonunda Asabi Bey’in odasına ulaşıyorlar. Asabi Bey, altın işlemeli mobilyalarla döşenmiş bu odanın ortasında, büyük bir koltukta ağzında puro oturuyor. Bir cüce ne kadar yukardan bakabilirse o kadar yukardan bakıyor.
“Uzatmayalım, buraya neden geldin, ne istiyorsun, çabuk söyle, daha önemli işlerim var.”

“Merhaba abi, seni bi’ziyaret edeyim, halini hatrını sorayım dedim. Nasılsın iyi misin? Maşallah baya düzeltmişsin durumunu. Allah daha çoğunu versin. Nasıl oldu bu iş?”

“Üfff, bi’de sana hesap mı vereceğim, ne istiyorsan onu söyle!”

“Yanında kalabilir miyim abi, ev işinde filan sana yardım ederim, ortada kaldım vallahi!”

“Bernard, şunları hizmetli odasına götür, söyle ikisine de bir iş versinler.”

“Kızım daha çok küçük, o çalışamaz abi.”

“Ne demek çalışamaz, bu devirde çalışmayana ekmek yok, ben bu seviyeye çalışarak çabalayarak geldim, etimle tırnağımla varettim bunca serveti. Çalışmayacaksan çek git be! Bi’de senle mi uğraşacağım.”

Onca söz Pamuk’un ağırına gidiyor ama bu son damla.
“Vay be abi, değişti dediler de inanmadım, meğer doğruymuş, para seni insan tarafını yok etmiş. Eskiden gözümde bir dev gibiydin şimdiyse bir hiçsin anlıyor musun, bir hiç!”

İyice sinirlenen Asabi, ağzımdan tükürükler saçıyor.
“Eski Türk filmi ağızlarını bırak be! Defol git! Atın şunları başımdan, atın!”

Yaka paça dışarı atılan Pamuk ve kızı ne yapacaklarını bilmez halde yürümeye başlıyorlar. Hem yürüyorlar hem ağlıyorlar. Pamuk, yaşlı gözlerle malikâneye doğru bir masalda anılmaması gereken günyüzü görmemiş küfürler savuruyor. Bağırış çağırışlar, gözyaşları, akan burunlar… Malikâne menzil dışı kalınca küfürler, ağlamalar da kesiliyor. Burunlarını çeke çeke ormanın derinliklerine doğru ilerliyorlar. Sora sora Mahmur’la Mahcub’un evini buluyorlar.


Bölüm 5: Mahcub ile Mahmur

Elyaf, bu şirin mi şirin pembe evin, lila kapısını çalıyor. Kapı açılıyor ve Pamuk, karşısındaki yüzü zor da olsa tanıyor; bu Mahmur. O çok iyi bildiği yüz, şimdi sakal ve bıyıktan arındırılmış; biraz rimel biraz allık ve biraz da rujla süslenmiş, renklenmiş.
“Buyruuun kimi aradınıııız?”

“Ben… Pamuk.”

“Ay sen bizim Pamuş musun, ay tanıyamadım kııııız ne çok değişmişin, ay anam gel sana bi’ sarılayım gel, ne çok özlemişim kız seniiiiii”
Mahmur, Pamuk’a suyunu çıkarırcasına sarıldıktan sonra yukarı kata sesleniyor:
“Kız Mahcuuuuub, gel bak kim geldi, koş koş!”

Yukarıdan yumuşacık bir cevap geliyor:
“Kimmiş ayol bu kadar yaygara çıkartmana sebep olan misafir, çok merak ettim doğrusu.”

Kaşları alınmış, sürüm sürüm sürmelenmiş Mahcub, Pamuk’u görür görmez, ayolları patlatıyor.
“Ayol, ayol, ayol bu, ayol bu bizim Pamuk değil mi? Ay vallahi de o billahi de o! Kız sen n’apıyon buralarda şıllık, ay ne çok zaman oldu görüşmeyeli, vallahi özlemişim.”

Mahcub da içine almak istercesine Pamuk’a sarılıyor, içinde ayollar cicimler kızlar geçen onlarca sevgi sözcüğü söylüyor ve Pamuk’u bırakıyor. Bıraktığı anda hem o hem de Mahmur devasa çığlıklarla Elyaf’a saldırıyorlar.
“Ay ay ay ay ay burada kimler varmış kimler varmış, ay kız bu ne güzellik haspa, bu ne şirinlik, ben seni yerim ben seni yerim, bebişim benim.”

“Anam böyle bişey var mı yaaaa, şu dudaklara şu gözlere bak, kız sen cennetten mi düştün, bu ne güzellik böyle.”

Mıncık mıncık mıncıklanan Elyaf, şaşırıyor; annesi onu kurtarsın diye şaşkın gözlerle Pamuk’a bakıyor. Pamuk onca çığırışın içinde kaybolmasın diye sesini yükseltiyor:
“Kızım Elyaf, tanıştırayım.”

Boyalı ikizler Pamuk’un sesiyle irkiliyorlar, önce birbirlerine sonra Pamuk’a bakıyorlar.
“Ay kız ne şirin şey bu, maşallah, nazar değmesin tü tü tü tü tü!”
Mahcub devam ediyor:
“Gel kız otur, ayakta kaldın, gel geç şöyle.”

Pamuk, süslü püslü, pembe ağırlıklı eşyalarla döşenmiş evin, pespembe bir kanepesine ilişiyor, kızını da yanına oturtuyor. Mahmur merak ediyor:
“Eeee kız, hangi rüzgar attı seni buralara?”

“Herifle kavga ettik, ben de vurdum kapıyı çıktım.”

“Aman iyi yapmışın kıııız, hoş geldin vallaaaa, biz de dertleşicek birini arıyoduk, iyi oldu geldiğin. Eeee daha başka, anlat bakalım…”

Bu cümleyle birlikte gece yarısına dek sürecek bir sohbetin, curcunanın, sazlı sözlü eğlencenin fitili ateşleniyor. Geçmişten, gelecekten, yemeklerden, makyaj ürünlerinden, aşktan, seksten, alışverişten, giyimden ve en çok da erkeklerden konuşuluyor. Bardaklar içkiyle doluyor, boşalıyor. Gece bitiyor herkes bir yana sızıyor. Sabah olunca, Pamuk için her şey daha da netleşiyor: Mahcub’la Mahmur çok değişmiş, o eski taş söken, küçük boylu dev yürekli, sert adamlara benzemiyorlar. Biraz şeyler, nasıl denir… Yumuşak. Dün gece yaşanılan eğlence âlemi ve çoğu duvarı sarmış olan pos bıyıklı iri adamların resimleri, Pamuk’un tahminlerine tuz biber ekiyor. Böyle bir evde yetiştiremez kızını. Kimse uyanmadan çıkıp gidiyorlar.


Bölüm 6: Mutlu Son

Bir saatlik yolculuğun sonunda bir köye varıyorlar. Pamuk, bir berber dükkanına giriyor ve adres soruyor:
“Bu adresi biliyor musunuz, Safi abinin eviymiş, nerede acaba tarif edebilir misiniz?”

Dükkân sahibi, Pamuk’u şöyle bir süzüyor.
“Ne için arıyorsun Safi’yi?

“Yakınım olur, ziyaretine gelmiştim. Tanıyor musunuz kendisini?”

“Tanımaz mıyım, Otçul Safi’yi kim tanımaz, buraların en çok iş yapan satıcısıdır. Yalnız, son partiyi piyasaya hızlı sürünce, polisleri işkillendirdi anadın mı, sonra tak! Soluğu kodeste aldı.”

Pamuk elini ağzına bastırıyor ve boğuk bir “Aman Allah’ım!” çıkartıyor. Elyaf’ın elini kaptığı gibi dışarıya fırlıyor.
“Ben şimdi ne yapacağım, tanıdığım, güvenebileceğim kimsem kalmadı. Of Allah’ım of, ne kara yazım varmış.”

Kızını sımsıkı sarmak için kucağına alan Pamuk, ağlaya sızlaya yürümeye devam ediyor. Bir saate yakın yürüdükten sonra temiz yüzlü, pak giyimli kısacık bir çocuğun onları takip ettiğini fark ediyor, arkasına dönüp çocuğa bakıyor.
“Ne istiyorsun oğlum, niye bizi takip ediyorsun?”

Çocuk ay gibi gülümsüyor, Pamuk’u tanıyan gözler, ışıl ışıl parlıyor.
“Siz Pamuk Prenses değil misiniz?”

Soruya şaşıran, prensesliğini hatırlayan Pamuk, cevabı geç veriyor.
“E-e-e-e evet o benim, Pamuk Prenses. Sen kimsin oğlum?”

“Babam hep sizden bahsederdi, ben sizin içinde şarkılar söyleyip dans ettiğiniz masallarla büyüdüm. Gözlerinizi, dudaklarınızı, çenenizi ezbere biliyorum. Odam sizin fotoğraflarınızla dolu.”

İyice şaşkına dönen Pamuk, soruyor:
“Senin babanın adı ne oğlum?”

“Adı, Çokyaşar. Benim ki de Prens.”

Pamuk, kızına daha sıkı sarılıp, sevinçten ağlıyor.
“Demek sen, Çokyaşar’ın oğlusun, eviniz nerede oğlum, beni evinize götürebilir misin?”

“Tabi Pamuk Prenses, çok mutlu olurum.”

Beraber neşe içinde yürüyen iki küçük bir büyük insan, az sonra, mutluluk halesi sinmiş küçük bir evin küçük kapısına geliyorlar. Prens kapıyı çalıyor. Sıcacık bir “kim o?”.
“Benim anne, Prens.”

O sıcak ses daha da ısınıyor:
“Geldim güzel oğlum.”

Kapı açılıyor ardına dek. Küçücük minicik bir kadın, elini önlüğüne siliyor ve Pamuk o an anlıyor çocuğun o ay-gülüşü kimden aldığını. Kadın gülümsemesini silmeden konuşuyor:
“Hoş geldiniz.”

“Anneciğim, onu getirdim sana, Pamuk Prenses’i.”

Kadının gülümseyen yüzü, coşku dolu bir şaşkınlıkla bezeniyor.
“Gerçekten mi, siz Pamuk Prenses misiniz, aman Allah’ım gerçekten osunuz, inanamıyorum, hoş geldiniz hoş geldiniz! Ne güzel bir gün bugün, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz evime. Keşke Çokyaşar da yanımızda olsaydı da bugünleri görebilseydi.”

Sevinç nidaları ile içeri davet edilen Pamuk, bu cümleyle sarsılıyor. O acı günlerde ona en çok destek olan dostu, sırdaşı şimdi bu dünyada değil. Tam da mutluluğu bulduğu sırada, acının buna katık olması Pamuk’un yüreğini eziyor. İçeri giriyor ve içi dışı güzel kadın ve oğluyla uzun uzun sohbet ediyor, Çokyaşar’ı ve onun kendisine duyduğu derin sevgiyi dinliyor iki ağızdan. Kararını o gün veriyor.
“Bütün yaşamımı Çokyaşar’ın eşine, oğluna ve Elyaf’a adayacağım.”

Günün akşamında bu sıcak yuvanın kapısı tekrar çalınıyor. Kapıyı Pamuk açıyor bu sefer, yüzüne kapanan kapılara inat. Karşısında koca bir demet çiçek buluyor. Çiçekler iniyor ve Kral’ın gülümseyen yüzü ortaya çıkıyor.
“Affet beni güzel Kraliçe’m, bundan sonra seni ve kızımızı mutlu etmek için bütün hayatımı feda edeceğim.”

Masal boyunca ağlamaya alışan Pamuk, feryadı basıyor. Hüngür hüngür ağlayarak, kocasına sarılıyor.

Hem Pamuk hem Kral sözünü tutuyor ve bu garip masaldan sonsuza dek mutlu yaşamaya aday dört kişilik yeni bir aile doğuyor.

Yazanlar: Bülent Özgün, Jacob ve Wilhelm Grimm

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder