22 Haziran 2017 Perşembe

İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden - Grace Paley


İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden
Grace Paley

Çevirmen: Aylin Ülçer
YÜZ KİTAP, 2016

166 s.

Çevirmeni Aylin Ülçer yüzü suyu hürmetine almıştım bu kitabı. Kendisi ne çevirdiyse, sevdiğim türde olsun olmasın, ilgimi çeksin çekmesin okuyorum/okuyacağım. Onun yerlileştirmeleri, bulduğu karşılıklar bende hayranlık uyandırıyor.

Bu itkiyle okurken birden kitabın kendisini de sevmeye başladığımı fark ettim. Paley'nin günlük hayatı anlatırken kullandığı zaman zaman acıklı zaman zaman alaycı dili hoşuma gitti.

11 Öyküden oluşan eserin tamamında güçlü kadın öykü kişileri öne çıkıyor. Bu "güçlü" sıfatının çok kullanılıp içinin boşaltıldığının farkındayım. O yüzden hemen nasıl "güçlü" olduklarının altını çizeyim:
Tüm baş kişiler kendi seçimlerini yapıyor ve bunların sonuçlarına cesurca göğüs geriyor.

Onlar delice sevdikleri erkeklere canları tak edince "Hadi Güle Güle, Uğurlar Olsun" diyebiliyorlar.

"Hem Genç Hem İhtiyar Bir Kadın" olarak tutkularının peşinden gitseler de olgunlukla dizginleri ellerine alabiliyorlar.

Yeni bir hayat kursalar bile eski eşlerine duydukları sevgi bitmediyse onları sevgiyle kabul edebilecek kadar olgunlar.

Sınıftaki "En Gür Ses"e onlar sahipler ve bu gür ses sadece erkek egemen topluma karşı değil, azınlık olmanın derdiyle de çıkıyor.

"Hayattan Bir Beklenti"leri yok çünkü istediklerini elde edebilecek kudretteler. Eşleri erkekliklerini kanıtlamak için savaşa gitse bile toplumun onlara biçtiği "kadınlık" görevlerinin ötesinde bir varlık gösteriyorlar.

Çocuklarını nasıl yetiştirdikleri hakkında afaki konuşan erkeklerin ağızlarına paylarını bir güzel veriyorlar. O çocuklar ki yeri geliyor annelerinin "karşısında" yeri geliyor "yanlarında" duruyorlar. Her birinin güçlü kişilikleri var.

Bu güzel eserde tek bir öykü var ki kitabın genel çizgisinden sapıyor: "Hepimizi Maymuna Çeviren Zaman"
Başlık her ne kadar yaşlanmaya dair bir işaret verse de öykü "absürt" bir hava içinde akıyor. Baş kişi Eddie'nin ilginç deneylerinin arkasında alaycı bir savaş karşıtlığı seziliyor.

Gerçi tüm öykülerin bir yanı savaşla ilgili. Savaşla dağılan yuvalar ve ekonomik buhran.

Yukarıda az çok anlatmaya çalıştığım halleri daha iyi anlayabilmeniz için bazı alıntılar bırakıyorum. Bu cümleler öyle güzeller ki yerlerinden sökülünce bile etkilerini kaybetmiyorlar:

"Rosie, ah Rosie," dedi bana bir gün. "Gül yüzündeki saatten anladığım kadarıyla, otuzuna gelmiş olmalısın." (s. 17)

Bunu ilk önce annemin yüzünde fark ettim, zamanın çürük elyazısı, yanaklarına bir aşağı bir yukarı kargacık burgacık çiziktirilmiş, alnına ileri geri karalanmıştı ve bu yazıyı bir çocuk bile okuyabilirdi -ihtiyar, ihtiyar, ihtiyar yazıyordu. Ama yüreğimi asıl parçalayan, bu acı gerçeği Vlashkin'in o harika yüz ifadesi üzerine karalanmış görmek oldu. (s. 18)

"Nereye gidiyorsun Peter?" Anna antreden seslendi ona, gürültücü çocukların ve unutulmuş şemsiyelerin yurdundan. (s. 46)

"... O çocukların sesleri pek cılız; hem neden bağırsınlar ki onlar? İngilizceyi, doğuştan sular seller gibi biliyorlar. Melekler gibi altın sarısı saçları var. Oyunda rol almaları o kadar önemli mi sence? Noel... yeryüzünün bütün malı mülkü... hepsinin sahibi onlar zaten." (s. 56)

Zavallı ihtiyar anam, boğazına benden kocaman bir parça düğümlenmiş halde, gözü arkada gitti öbür tarafa. O sırada askerdeydim ama anladığıma göre son sözleri şu olmuş: "Freddy'yi Eleanor Farbstein ile tanıştırın." Kadındaki cürete bakın hele. Beni bir mal gibi vasiyetine eklemiş resmen. Kız kardeşimi asker tıraşlı o reklam yazarına, o gastronomi uzmanına bırakmış. Babamı teyzelerin merhametine terk etmiş. Sıra bana gelince, ki güya onun en kıymetli varlığı, gönlünün buzdolabındaki en iyi et parçasıydım, tutmuş beni de Ellen Farbstein'a bırakmış. (s. 63)

On gün sonra Girard, "Babam nerede?" diye sordu.
"Bana soru sorma ki sana yalan söylemeyeyim." (s. 72)

Benim anlatacak kayda değer bir şeyim yoktu. Hele şimdi, John konuyu böyle gözümün içine içine sokunca, hayatımın yanıp kül olmuş her gününün dumanı utançla tütmeye başlamıştı ve o duman yüzünden güzel geçen sayılı anları bile tam olarak göremiyordum. (s. 75)

Vücudunun bölümleri, ister görünür, ister örtülü olsun, gözü okşuyordu. Çocukluğun ve ihtiyarlığın bütün abartılı kemikleri, genç kızlığın sıcacık ahenginde uykuya dalmıştı. (s. 93)

Gece uyumadan önce farkında olmadan dua ediyorum. Kalktığımda da öyle. Tanrı'ya dua etmiyorum, çocukluğun o birleştirici hatırasına dua ediyorum. Faith, sen ihtiyar dedenin Kadiş duasını okuyuşunu unutabilir misin hiç? Hayır, sonsuza dek kulağında kalacaktır o ses. (s. 112)

Sonra da, Alcatraz hapishanesinde siyah beyaz parmaklıkların ardına hapsedilmiş bir kral gibi ebediyen mezara gömülmüş kalbim, oğlumun kısa, tombul parmaklarının arasından sızan ışıkla çizgi çizgi aydınlandı. (s. 127)


Çeviriye ve düzeltiye diyecek söz yok. Tek bir düşük cümle tek bir yazım hatası bile görmedim. Editör Derya Önder'e de buradan saygılarımı sunuyorum.

Hele baskısı. Ah öyle güzel bir baskısı var ki kitabın. Kapak tasarımı, çizimi, dokusu; sayfaların rengi, dokusu, yazı düzeni; her şeyiyle harika bir baskı. Kapak tasarımı ve çizimini yapan Melis Rozental'ın ellerine sağlık.

18 Haziran 2017 Pazar

Bir Efsane’yi Sevmemek




“Ben, Efsane!”, Richard Matheson’ın 1954 yılında yayınladığı ve bilimkurgu edebiyatına “korku” öğesini katarak türe yeni bir yol açan önemli bir eser sayılmaktadır. “Korku” öğesinin yanında, yazıldığı döneme göre yenilikçi bir bakışla fantastik ve gotik olgulara bilimsel açıklamalar getirerek modern vampir olgusuna olmasa da zombi olgusuna önemli katkılarda bulunmuştur.

Ülkemizde eser pek bilinmese de 2007 yapımı “Ben Efsaneyim” (I am Legend) filmiyle yeniden anılmaya başlanmış ve bilimkurgu hayranları için bulunamayan bir eser haline dönüşmüştü. Özellikle 2003 yılında İthaki Yayınları etiketiyle yayınlanmış olan baskısı (ki bu yazı bu baskı üzerinedir) yüksek meblağlara satılmak üzere acımasız sahafların ellerinde çürümekteydi. Bu hasret yıllarca sürdü. Ta ki bu yıl Artemis Yayınları kitabı Beril T. Uğur çevirisiyle yayınlayana dek.

(Bu çevirinin içinde "Ben, Efsaneyim" romanına ek olarak 10 farklı öykü daha vardır. Yazarın sevenleri için önemli bir kaynak.)

Kitap yeniden yayınlandı ve okurların hasreti bitti.
Peki bu kitap bunca yıl beklemeye değer miydi?
Richard Matheson’ın bu eseri gerçekten o kadar iyi bir kitap mı?

Aynı yıllarda yayınlanan “Mars Yıllıkları” (Ray Bradbury), “Triffidlerin Günü” (John Wyndham), “Uzay Tacirleri” (Frederik Pohl ve C.M. Kornbluth) veya “Kaplan! Kaplan!” (Alfred Bester) gibi sürekli yeni baskılarını görmek istediğimiz kült bir eser mi “Ben, Efsane!”?

Yoksa yıllarca erişilemediği için Türk okurları tarafından haksız bir önem mi yüklendi üzerine?
Dünya edebiyatında önemli bir yere sahip bu eser için bu sözler çok acımasız olabilir ama bir okur olarak onu beğenmeme hakkımız da var ve ben bu hakkımı kullanmak istedim. Hakkımı savunurken sunacağım gerekçeler kimi okurlar tarafından yerinde bulunmayabilir ama niyetim de böyle bir tartışma ortamı yaratmak.

Filmden Kitaba

"Ben Efsaneyim" filmini izlemiş, kitabı okuma aşkıyla yananlardan biri de ben olmuştum. Lakin kitapla film arasındaki farklılıkları öğrendiğim anda kitabın o kadar da iyi olmayacağını sezmiştim. Beyaz perde yerine basılı sözcüklerin hayranı olarak, bu sezgiyi boşa çıkarmak için kitabı aramaya koyuldum. Fellik fellik olmasa da kitapçı ve sahaf dolaşırken aklımın bir köşesinde “Ben, Efsane” de vardı. Bu gezintiler sırasında bir Richard Matheson eserine denk geldim: “Gecenin Konukları”. Kitabın ilk sayfasındaki künyeden özgün ismine (I am Legend) bakınca arayışımın sona erdiğini anladım. “Ben, Efsane”yi (İthaki, 2003) bulamamıştım ama “Gecenin Konukları” (Beyaz Balina Yayınları, 2000) gibi garip bir adla da olsa eseri okuyabilecektim.

Baskısı bulunmayan bir kitabı okumaya başlamadan önce ister istemez yüksek bir beklentiye girersiniz. Kutsal bir hazine sandığı bulmuş gibi özenle kapağını açar hayran hayran ilk sözcükleri okursunuz. Benim için durum farklıydı. Her ne kadar eseri bulduğuma çok sevinsem de Will Smith’li o muhteşem uyarlama sebebiyle kitaptan çok şey beklemiyordum.

Bu arada güzel bir sürprizle İthaki baskısının pdf halini buldum ve iki farklı baskıyı karşılaştırarak okumaya başladım ve büyük bir bölümünü İthaki baskısından okuyarak kitabı bitirdim. Ve… Sevmedim.

Sevmedim… Ama Neden?

Kitabı özetleyerek başlayayım.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Bu Ölümsüz - Roger Zelazny






Bu Ölümsüz - Roger Zelazny

Özgün adı: This Immortal
Çeviri: Sönmez Güven
1. Basım: Eylül 2000

Dünya nükleer felaketler yüzünden yıkılmış harabe olmuş, insanlar başka gezegenlere göçmüşler hayatlarından da memnunlar. Yeryüzünde sadece değişime uğramış hayvanlar ve insanlar var, o yüzden hem tehlikeli hem de gizemli bir yere dönüşmüş. Bu durum onu başka gezegenlerin ırkları tarafından turistik bir durak olarak algılanmasına sebep olmuş. İnsanlar tarafındansa çok önemsenmeyen tarihi bir miras.

Hikayemiz Dünya'yı gezmek isteyen bir Vegalı (Vega gezegeninden gelen bir ırk) ve ona refakat eden bir ekibin etrafından şekilleniyor. Romanın baş kişisi bu ekibin lideri ve Dünya'daki tarihi mekanlardan sorumlu Conrad Nomikos. Hikayenin başında anlaşıldığı üzere ölümsüz, bu da onu işinde doğal olarak uzman yapıyor. Onun ölümsüzlüğü başka insanlar tarafından sezilen ama kanıtlanamayan bir olgu. Kendisi de gizliyor zaten.

Vegalı Dünya'yı gezerken ekibin başına gelmeyen kalmıyor, hepsi ölümle yüz yüze geliyor, en çok da Conrad. Siyasi meseleler yüzünden planlanan suikastler, güreşçi robotlar, değişim geçirmiş insanlar, devasa yaratıklar... Bu kısımlar büyük bir heyecanla okunuyor ve hızla kitabın sonuna geliniyor ama...

Bu karmaşa okur olarak beni rahatsız etti. Kitap, kullandığı temalar ve dil itibariyle hızlı değişimler gösteriyor. Ana bir tema olmaması da kitaba dair bir okuma tavrı geliştirmenizi engelliyor.

Sanki fantastik temalar işe koşmak istiyor yazar ama bir yandan da bilimkurgu sosu eklemek istiyor. Kabadayı bir tavırla "karar ver artık" diyecek değilim, böyle yazmak istemişse yazarı yargılayamam ama bu hız ve çeşitlilik kitabın akılda kalıcılığını azaltıyor.

Mesela Vega hükümetinin dünyanın bir çok bölgesini satın alması ve insanları Vega'ya kabul ederken onları mülteci konumuna düşürmesine dair siyasi rahatsızlık ve bu rahatsızlıktan doğan gizli bir örgüt var ama hikaye bunun üzerinde pek durmuyor.

Conrad ölümsüz ama neden, nasıl? Bunu anlatmak zorunda değil diyelim, peki kitabın sonunda ortaya çıkan işlev dışında bu ölümsüzlüğün kitaba katkısı ne?

Conrad'ın eşine duyduğu sevgi kitabın başında yoğun ama... Bir dakika tamam tamam her şey aydınlığa kavuştu. Conrad'ın Yunanlı olmasından anlamalıydım, ya da sürekli Yunan efsanelerine gönderme yapmasından.

Bu kitap Oydsseus destanının ya da evinden uzaklaşan kahramanın bin bir badire atlatarak yeniden eve dönmesinin zayıf bir tekrarı. Peki bir Yunan mitini bir bilimkurgu kitabına nasıl taşıyıp o efsanevi yaratıkları nasıl geri getireceğiz? Nükleer bir felaket sonucu Dünya harabeye dönerse ve bu küllerin içinden tavuklar mutasyon geçirip Anka Kuşu gibi ortaya çıkarsa bu destan için gerekenler hazırdır. Kitapta Anka Kuşu falan yok tabi ama değişime uğramış köpekler, timsahlar, yarasalar ve hatta ördekler var. İnsansılar, vampirler, zombiler bile var.

Conrad da güçlü kuvvetli, akıllı bir kahraman, hepsini alt edebilecek yetilere sahip. İşlem tamam. Kitap boyunca kahramanlıkla ilgili onlarca konuşma yapan Conrad açık açık formülü veriyor aslında:
"Pekala, Hasan, seni şanslı kerata," dedim. Şu anda bir adet kendin-yap'lı Kahramanlık Modeli kazanmış durumdasın, canavarı da bedava. İyi şanslar." s. 140

Hatta kahramana eşlik eden roman kişileri bile bir formül üzere kurulmuş. Bu formül de açık açık dillendiriliyor Moreby tarafından:
"Eh, bizim de elimizde bir ozanın dili, iki amansız savaşçının kanı, çok seçkin bir bilim adamının beyni, ateşli bir siyasetçinin safralı karaciğeri, ve bir Vegalının ilginç renkteki eti var -" s. 136

Her ne kadar onlara kişilik verilmemişse de bu ekipte kadınlar da var: Ya erkeğe bağımlı ya da sinsiler. Klişe!

Aslından yazarın, yaptığı mitsel-cover'ı bu denli gözümüze sokması (her ne kadar ben geç anlasam da) kitaba bir mizah duygusu katıyor. Conrad da çok şakacı ve iğneleyici bir roman kişisi. Bu yüzden okurun bu karmaşanın içinden eğlenmiş çıkması olası.

Daha bahsedecek çok şey var ama ben de anlatırken karıştırdım, affedin, sizi kitaba dair karmaşık duygularla bırakıyorum.

Çeviri ve düzelti eki:

Kitabın çevirisi şahane, Sönmez Güven'in eli dili dert bulmasın. Sadece bir bariz hata gördüm "radio"nun "telsiz" yerine "radyo" şeklinde çevrilmesi gibi.

Bayıldığım yerlileştirmeler vardı:
"Trip and break your neck."
"Umarım boynun altında kalır."
 s. 138

"Therefore, we must plan an escape, else we will be served up on a chafing dish."
"Dolayısıyla, ya bir kaçış planı düzenleriz, ya da akşam yemeğine köftelik kıyma oluruz."
 s. 138

Procrustes kicked him several times, and me once for good measure.
Procrustes onu birkaç kez, hatırım kalmasın diye beni de bir kez tekmeledi.
 s. 153

Bu güzel karşılıkların yanında anlamadığım bir yerlileştirme vardı:
Hasan adındaki roman kişisi Conrad'ı (çok) eskiden beri tanıyor ve ona Conrad yerine Karacı diyor. Bunu anlamamıştım. Conrad o uzun ömründe bir çok isim almıştı ama Karacı ne demek? Özgün metne baktım: Karagee

Neden Karacı diye çevrilmiş anlamadım. Hasan, Conrad'la ilk karşılaştığında Conrad'ın adı Karaghiosis'miş, çevirmen bu ismi Karagozis şeklinde Türkçe'leştirmiş, olabilir, güzel bir karşılık.
Özgün metinde KarageeKaraghiosis'in kısaltılmış hali muhtemelen. Dolayısıyla Karacı gibi Türkçe'si de anlamlı bir karşılık yerine Karagi kullanılabilirdi.

Off, buna mı taktın diyebilirsiniz, "işim gücüm yok" diye karşılık veririm.

Kitabın düzeltisi de çok iyiydi, sanırım sadece üç yerde yanlış yazımla karşılaştım. Şu anki yayınevlerinin Metis gibi nitelikli yayınevlerini örnek alması gerek. Bu kitap 17 yıl evvel böyle tertemiz yayınlanmış ama şimdi "büyük" dediğimiz bir çok yayınevi (örneğin İthaki), son okuma yapmadan yayınlayabiliyor bazı kitaplarını.

Milliyetçi ek:
"Karagozis eski Yunan gölge oyunundaki bir karakterin adıdır, Avrupa'nın Punch ve Judy oyunlarındaki Punch gibi. Kılıksızın ve soytarının tekiydi." s. 84

Yahu pes! Kahveye, baklavaya bizim dediniz, hadi neyse ama güzelim gölge oyunumuzu kaptırmayız!