01 Şubat 2010 Pazartesi

Soysuzlar Çetesi / Inglourious Basterds


(Bu eleştiri yazısı taslak halindedir, eklemeler sürecektir)


Tarantino ilginçlikleri, farklılıkları hemen filmin isminden itibaren başlıyor: Doğru bir yazımla Inglourious Bastards olması gereken isim, Inglourious Basterds'a dönüşmüş ve Tarantino bunun neden böyle olduğunu, bu bilinçli yazım hatasının ne anlama geldiğini açıklamıyor. Açıklarsam büyüsü bozulur diyor, haklı bir gerekçe; ama muhtemelen hiç bir manası yok; sonuç olarak Tarantino amacına ulaşıyor: Bizi ölesiye merak ettiriyor.
İlk izleyişimde, Tarantino'nun saygı duruşlarını farkettim: Sinema Tarihi, Diller, Milletler
Filmin bir çok kısmında, farklı diller konuşuluyor ve bu filmin gidişatı için çok önemli hale geliyor. Ve milletler: Amerikalılar, hırslı ve cesur ama plansız ve sarsak; Almanlar sistematik ve sakin ama duygusuz; Fransızlar ise kibar, kırılgan ve naifler.
Filmin bir çok sahnesinde sinema tarihi ve bu sanatın sosyal değeri vurgulanıyor.
Bu açık okumaları farkedemeyen izleyici için beklenenin altında aksiyon sahnesi barındıran film, bu açıdan şiddete meyyal bir ünlü posasına dönüşmüyor; güzelce işleyip güzelce bitiyor. Bitişin değeri ve etkisi tartışılır tabiidir ki; lakin ben çok kolaycı buldum, ve alaycı.
Oyunculuklara gelirsek, ki sabırsızlanıyorum, izleyen herkesin hem fikir olacağı gibi Nazi Albayı Hans Landa’yı canlandıran Christoph Waltz, tüm filmin şahıydı; fazlasıyla karikatür bir karakteri canlandıran Brad Pitt bile Christoph Waltz'un tozunu yuttu.



Kürtaj

Doğmadan öldürdüğüm oluyor
Bazı şiirlerimi.
Ne de olsa rahim bende
Diyerek.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Merdiven



Korkularla yaşıyorum. Şimdi burada, bu merdiven başında böylesine hareketsiz duruşumun sebebi bu. Bu cümle yaşamımın bir çok evresinde maruz kaldığım acının özeti.

Tüm yaşamını saran korkularının ilki, karanlık korkusuydu. 5 yaşında bir çocuk için doğal bir korku bu. Doğal olmayan onun bu korkudan yeni bir korku üretmesi. Annesi uzun süre, bu korkuyu yenmesi için ona yardım etti. Uyuyana kadar yanında kaldı. Daha sonra ışıkları söndürüp yanında kalmaya başladı. Sonra ışıklar yanık bir şekilde yalnız başına uyumaya alıştı ve sonunda karanlıkta uyumaya başladı. Korkuyu atlatmıştı ama şimdi de aydınlıktan korkmaya başlamıştı. 

Konuşmayı geç öğrendiğim için pek arkadaşım olmadı. Sağ kaşımın ve sağ kolumun bir kısmı beyaz tüylerle kaplıydı. Bu durum arkadaş edinmemi daha da zorlaştırıyordu. Diğer çocuklar bana garip bir yaratıkmışım gibi bakıyorlardı. Zamanla diğer çocuklardan uzaklaştım kitaplarla dost oldum; yargılamayan, okumayı seviyorsan seni peşinen kabullenen sadık dostlar. Okumayı çok seven bir anne babanın çocuğu olduğumdan daha okula başlamadan öğrenmiştim okumayı. Annemin kütüphanesinden gizli gizli aldığım acayip kapaklı kitapları okuyordum. Bu kitapların içleri de acayipti: Canavarlardan, hayaletlerden, katillerden bahsediyorlardı. Lakin bu tehlikeli dünya korkutmadı beni.Yalnız kaldığımda sığınabileceğim bir dünya yarattım onlardan. Ürkütücü bir dünya ama okulda ya da mahallede yaşadığım dışlanmanın yarattığı dehşetten daha az sarsıcı. Akşamları karanlık çöktüğünde dünyamın varlıkları gelmeye başlıyordu odama. Zamanla onlarla anlaştım, onların varlığını kabullendim. Dolayısıyla varlıklarını kabul ettirmek için beni korkutmaya çalışmadılar. Onlar benim işime karışmıyorlardı ben de onların işine. Onları kızdırmamak için ışıkları söndürdüm. Artık odamda hiç ışık yakmamaya başladım. Işıklar yanınca beni terk edeceklerini, daha da kötüsü bundan beni sorumlu tutacaklarını düşündüm. Nerede bir ışık görsem söndürüyordum, aydınlığın sonuçlarından korkuyordum, dolayısıyla da aydınlıktan.

23 Aralık 2009 Çarşamba

Bir Bulut Olsam?

Bir bulut olsam daha rahat olurdu herşey. Bir bulut olsam arşın arşın yukarda dururdum kirli topraktan. Göğe yakın olurdum. Gök denen şey olurdum. Kuşa, ağaca özgürlüğümle örnek olurdum. Ve tüm insanların hayali olurdum. En temiz en saf halimle inerdim yer yüzüne, başka bir surette, ve temizliğin sembolü olurdum o vakit. Kızsam korkardı herkes benden gerçi, ama bilirdi sonrasında yağmur olup yağacağımı. Bir kuşa, bir böceğe, bir çiçeğe ya da bir bebeğe benzerdim bazı göslerde. Belki bir sevgilinin cemali olurdum hasret çeken sevgiliye. Taptaze bir yaprağa nem olurdum. Yıkasan da gitmeyen pislikler vardır, onlara çare olamazdım belki ama, tozunu alırdım ufak kusurların. Her şey daha güzel görünmezdi ama benle. Çamur olurdum bazen, ayaklara bağ olurdum. Hoş, onu da bir avuç su temizler ya...

Bir bulut olsam tepende dolaşırdım hep. Gölge değil, huyum sebep. Sis olurdum gözünün önünde, gerçekleri görme diye değil, kötülükleri görme diye. Yağmur olur yıkardım yürüdüğün yolları. Yıldırımlarım, şimşeklerim olurdu gözünün önünü aydınlatan. Bir de kurtulamayacağım kronik bir rahatsızlığım olurdu, mide gurultum, nefretimi değil sevdamı anlatan...

05 Aralık 2009 Cumartesi

Allah

















Allah


Ey Işık Sahibi;
Aydınlat önümü,
Işık ver;
Ellerimi göreyim,
Neye tutunmuşum bileyim.
Karanlığım yetti.

Ey Eza Sahibi;
Acıt zihnimi,
Acı ver;
Tatlı ne göreyim.
Rahatımdan bıktım.

Ey Güzelin Sahibi;
Bana o güzeli nasip et,
Gülsün içim;
Hasretimi yüzüne süreyim,
Aşk ne yaşayım,
Bekleyişimden usandım.

Ey Allah,
Ey sahibim,
Ey bana benden yakın;
Sana gelemediğimi görürsen,
Al beni!
Seni bileyim.

04 Aralık 2009 Cuma

TÜRKÇE SÖYLEYEN: CAN YÜCEL


Atatürk'ümün var ettiği bu güzel ülkeye, eğitim ve kültür alanında nice hazineler bırakmış, Milli Eğitim Bakanı ve Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi Hasan Ali Yücel'in oğlu Can Yücel, babasının bıraktığı yerden devam eder bu kültür adamlığına.

Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ve Cambridge'te dilbilimi üzerine eğitim gören Can Baba; uzun süre Paris ve İngiltere’de yaşar, Londra’da BBC Türkçe Yayınlar Servisi’nde spiker(bu sözümü duysa bana ne söverdi kim bilir) olarak çalışır, sonra tası tarağı toplayıp memleketine döner. Bodrum ve Marmaris’te turist rehberliği yapar. Bir süre İstanbul'da yaşadıktan sonra, ömrünün sonuna kadar kalacağı ve ismi Can Babayla bir anılacak olan Muğla'nın Datça kasabasına yerleşir. Sonra, yüreğinde hep en başta duran şiire tüm yüreğini, yaşamını verir. Ama ne şiir; isyanın, düşünmenin, aşkın ta kendisi...

Felsefenin Öldüğü Gün(The Day Philosophy Dies) - Casey Maddox

Felsefe ölüyor; Eylem başlıyor

Çok hızlı bir okuyucu olmadığımdan, handiyse bir kaplumbağa olduğumdan, kitapla olan uzun birlikteliğim, onunla derin bir ilişki kurmama neden olur: (Bulmakta zorluk çekmediğim)Bir sebepten onu kabullenir, herkese karşı(ebeveyn bağlılığıyla) savunacak hale gelirim.
Bu sefer de böyle oldu: Üst-Düzey Güvenlikli Pelican Bay Eyalet Hapishanesi mahkûmlarından Casey Maddox’un yazdığı “Felsefenin Öldüğü Gün” adlı bu muhteşem kitap, beni çok etkiledi; onu çok sevdim.

Hemen şimdi söylemeliyim: Kitabın sonuna geldiğimde Casey, birincisi kitabın ortasında olmak üzere iki kez suratıma sıkı bir tokat çekti: Kitap boyunca üzerinde durduğu Batı Uygarlığı bağımlılığından ve tahakkümünden kurtulamadığımı, yazdığı satırlardan ziyade yazmadıklarıyla gösterdi.

Üç-beş sayfada bir, arkadaşlarıma kendi cümlelerimmiş gibi söyleyerek hava atmak için bir kenara not etmek istediğim yığınla paragraf sardı beni. Okudum, şaşırdım, etkilendim, en çok da durup düşündüm.

Tam Her şeyi anladım dedim, kitap olanca acımasızlığıyla Cık! O kadar kolay değil dedi: Anti-kahraman, süper yıldız, başkarakter her ne yaşadıysa(sahip olduğu olanca kafa karışıklığıyla) ben de yaşadım.

Neyse, biraz kitaptan bahsedeyim:
Anti-kahraman, süper yıldız, başkarakterimiz, bir sabah maskeli insanlar tarafından uyandırılır, bir kadın(Deirdre) ve üç adam("Yahudi-olmayan Derrick", "Normal John" ve "Pek-Ufak-Değilmiş Joe").
Bu insanlar, ona, senaryosu "İflahın Büyük Kara Kitabı: Batı Uygarlığı Bağımlılığından On İki Adımda Kurtuluş" adlı kitaba göre şekillenen bir şokümanter(filme alınan her şeyin gerçekten yaşandığı film türü) çekeceklerini ve başrolünde kendisininin oynayacağını söylerler.
Ardından yüzüne temsilcisinin ve reklamcısının kanlı yüzlerinin fotoğrafları çarpılır, her itirazında elektrik verilir, sonra banyoda aşırı dozda uyuşturucu verdiklerini söyledikleri karısını pencereden aşağıya atarlar. Kameralar kayıttadır. Film başlar.

Yönetmen Deirdre'ye göre film, Batı Uygarlığı Bağımlılığından Kurtuluş’un şaşırtıcı bir belgesi olacak ve tabi, kariyeri düşüşte olan başkarakterimizi bir süper yıldıza dönüştürecektir.

Satırlar ardı ardına dizildikçe, film kayda alındıkça, etrafımızı saran kapitalist düzen silahları ve Batı uygarlığı tahakkümlerinden ne ölçüde kurtulabileceğimizi, sarsıcı bir şekilde, başkarakter üzerinden, adım adım anlatmaya başlar kitap. Bir yandan şiddet(her türlüsü), seks(her türlüsü) ve kahkaha(her türlüsü) gırla gider tabi.

Yazarın alışılmadık üslubu, başta biraz rahatsız etse de sayfalar ilerledikçe, Algan Sezgintüredi’nin muhteşem çevirisi yardımıyla da, sizi kitabın içine sokmada fazlasıyla işe yarıyor: Bir felsefe kitabına yaraşır ağırlıktaki paragrafları bile bir solukta(sonra uzun uzun düşünmek üzere) okuyabiliyorsunuz.

Doğrusal ilerlese bile sizi ziyadesiyle şaşırtan kurgu, üstüne üstlük bir de ileri sararak, başa alarak kafanızı allak bullak ediyor, size kafanızı çalıştırmayı emrediyor. Bölümlere ayrılmış bir filmi izlerken yaramaz bir çocuğun kumandayla sürekli oynamasına benzer bir durum: Filmi kendi çabanızla anlamanız gerekiyor.
Bunca zahmet değiyor tabi: İyi bir sonla bitiveriyor kitap: Felsefe ölüyor; eylem başlıyor…

29 Kasım 2009 Pazar

Ne güzelsin

Sevmek ne güzel
İçin kıpır kıpır hayata bakmak
Her şeye doyasıya bakmak
Şakaklarının atması
Nefesinin daralması
Dudaklarının kuruması
Kalbinin sıkışması
Senin sana sığamaması
Başının dönmesi
Sesinin titremesi
Ellerinin boşluğa düşmesi, güçsüz
Titremek
Isınmak
Ne güzel
Sevmek ne güzel
“Canım” demek
Telefonu kapatır kapatmaz sesini özlemek
Özlemek
Özlemeyi sevmek
Onun ellerini özlemek
Ta içinden söylemek
“Seviyorum” demek
Ne güzel
Ne güzel gözlerine damlaların birikmesi
Ona doyamamak
Şiir yazmak
Okumak
Hesapsız yazmak
İçine düştüğü gibi yazmak
“Aşk” demek
Aşk taşımak
Aşk taşmak
Ne güzel
Ne güzel
Ne güzel ah
Sevmek ne güzel.

26 Kasım 2009 Perşembe

Rumeli'den Bir Kız Sevdim









Rumeli'den bir kız sevdim:
İçimi açar, ruhumu sarar;
Kaçar, göçer onca derdim.
Ah ki ah!
Rumeli'den bir kız sevdim.

Gülüşüne birikir kar safı,
Âlem derdine ıslanır yanağı,
Ağlamaya da imrendirir sevdiğim,
Ah ki ah!
Rumeli'den bir kız sevdim.

An gelir sesine hayran,
Zaman geçer fikrine sevdam,
Geçer ömrüm böyle, can bildiğim.
Ah ki ah!
Rumeli'den bir kız sevdim.

Bir kız sevdim
Ki ah ne seviş!
Ne gidiş var ne geliş!
Yüklüce bir hasret bu, çektiğim.
Ah ki ah!
Rumeli'den bir kız sevdim.

Rumeli'den bir kız sevdim,
İçim kor, içim yanıyor.
Ah gavurun kızı diyeceğim
Dinim varmıyor.
Allah'ına kurban oldu(ğu)m.
Ah ki ah!
Rumeli'den bir kız sevdim.

Rumeli'den bir kız sevdim.
Bir kız ki çerkez güzeli,
Tutar yüreğimi o ak pak eli;
O veli, ben deli.
Ah ki ne ah!
Vah bana vah!
Rumeli'den bir kız sevdim.

30 Ekim 2009 Cuma

Yalnızlık Güzeldir

Yalnızlık, ancak siz onu istediğinizde güzeldir.
 
back to top