4 Aralık 2009 Cuma

TÜRKÇE SÖYLEYEN: CAN YÜCEL




















Atatürk'ümün var ettiği bu güzel ülkeye, eğitim ve kültür alanında nice hazineler bırakmış, Milli Eğitim Bakanı ve Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi Hasan Ali Yücel'in oğlu Can Yücel, babasının bıraktığı yerden devam eder bu kültür adamlığına.

Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ve Cambridge'te dilbilimi üzerine eğitim gören Can Baba; uzun süre Paris ve İngiltere’de yaşar, Londra’da BBC Türkçe Yayınlar Servisi’nde spiker(bu sözümü duysa bana ne söverdi kim bilir) olarak çalışır, sonra tası tarağı toplayıp memleketine döner. Bodrum ve Marmaris’te turist rehberliği yapar. Bir süre İstanbul'da yaşadıktan sonra, ömrünün sonuna kadar kalacağı ve ismi Can Babayla bir anılacak olan Muğla'nın Datça kasabasına yerleşir. Sonra, yüreğinde hep en başta duran şiire tüm yüreğini, yaşamını verir. Ama ne şiir; isyanın, düşünmenin, aşkın ta kendisi...

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Dayak/n


 Dayak/n

Yağız bir delikanlı gibi
Yumrukluyor acı ciğerlerimi.
Ben:
Sevmeye cahil,
Sevilmeye aç.
Kara,
Kapkara bir hüzün gözlerimdeki.

Bak bana!
Ne çok bir bilsen,
Ne çok istiyorum görülmeyi.
Çığlığım bu yüzden.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Aşk: Acı: Bağımlılık

Aşk, acısıyla bağımlılık yapıyor.
Mehmet GÖREN

D. H. Lawrence

Günahın aslında kendi benliğine karşı yaptığı hatalardan ibaret olduğunu fark etmek, insan ruhuna ağır geldiğinden, kendi doğrularını Tanrı’nın doğruları olarak kabul edip ihaneti kendine değil Tanrı’ya yapmış farz eder ki bu da insan ruhunu rahatlatır.

Günahı insan uydurur, yaramazlık duygusunun keyfini çıkarmak için. Dahası kendi edimlerinin sorumluluğunu başından atmak için.

Kadının cehennemdeki dörtte üçlük kısmıyla öyle bir savaşmalısınız ki bu cehennemden kurtulmak isteyen dörtte birlik saf kısma ulaşabilesiniz.

Tek ve en büyük ceza, insanın kendi bütünlüğünü yitirmesidir.

Kan bilinci (beden gücü) ve ideal bilinç arasında geçişler yapmalıdır insan. Salt birini tercih etmemelidir.

D. H. Lawrence

Peltek

Topuklarıma ısıtılmış çivi sokulduğunda, ağzımda yuvarladığım şeylerin dilimin parçaları olduğunu fark ettim. Ağzımdan sızan kanlar lacivert gömleğimi mora boyamıştı. Bu cehennemden kurtulsam bile bir daha “r” ve “t” harflerini düzgün söyleyemeyeceğimi düşündüm.

Yaşlan

Yaşamın verdiği ağırlık beni ezemez. Ben yüzümdeki çizgilerin beni bağlayamayacağını bildiğim kadar, ruhumun; ergenlik çağına yeni girmiş, dünyanın dönüşüne aldırmayan, çevresindeki olayların kendisi için oluverdiğini düşünen asi bir gencin ruhuyla eşdeğer oluğunu da biliyorum.
Benim tiyatromda henüz gençlik perdesi kapanmadı: Hala şarkılara eşlik edip sevincimden ağlayabiliyorum.
El yazım bir sismograf kâğıdındaki çizgiler gibi olsa da duygularım ölü bir adamın bakışları kadar dik ve düzgün.

Acı

Önümde sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yatıyordu. Parmaklarını kesişimi görmesi için, başının etrafına yerleştirdiğim camdan bir bölmenin üstüne koymuştum ellerini. Beraberliğimiz süresince bana yaşattığı her acıyı şimdi parmaklarıyla sayıyordum. Onu bağlamadan önce içirdiğim karışım bütün çığlıklarını boğazında tutuyordu. Benim acılarımı içimde tuttuğum gibi.
Neyse ki işim bitmişti. Az sonra saçlarını kazımaya başladım. Geriye çıplak güzel bir baş bırakarak yere yığılan saçlar, bana bir şeyi hatırlatmıştı: Nöroloji mastırı yaparken tanışmıştım onunla; saçları hala o zamanki gibiydi.

Uykuyu - Bülent Özgün


Gözlerim bir türlü kapanmıyordu. Ne kadar çabalasam da uyuyamıyordum. Koyunların tümünü çitin önce sağ tarafına sonra da sol tarafına geçiriyordum ama nafile. Bir kısmını sağ tarafta bırakıp sol tarafta kalanlarla aynı anda zıplatıyor ve birbirlerine çarpmalarını seyrediyordum ama yine de uykum gelmiyordu.

UYKU’nun U’sunun içine kıvrılmayı denedim ama sırtım çok acıdı. Y’yi denedim; bu sefer de belim ağrıdı. K’yi devirip sırt çizgisine uzandım, olmadı, çok sertti. Biraz düşündükten sonra, onu KUYU’ya dönüştürmek aklıma geldi ve içine, belki uykum gelir umuduyla, bakmaya başladım. Bir an bir şey görür gibi oldum. Daha dikkatli bakmak için eğilirken birden kuyunun içine düşmeye başladım. Düşüşüm çok uzun sürdü. Hatta bu kuyunun bir dibi olmadığını bile düşündüm. Tanrı’ya şükür ki bunu hiç acı çekmeden öğrendim. Dibe vardığımda zemin öyle yumuşak bir hal aldı ki belli bir acıya kendini hazırlamış olan bedenim bundan rahatsız bile oldu. Ayağa kalktım, etrafıma bakınmaya başladım ama görebildiğim tek şey karanlıktı. Gözlerimi kapattığımda da açtığımda da gördüğüm şey aynıydı: Kapkara bir karanlık. Bir an gözlerim kapalıyken de görebiliyorum gibi salakça bir düşünceye kapıldım.

Sınırsız gibi görünen (aslında görünmeyen) karanlıkta, kuyunun bir duvarının olması gerektiğini düşünerek ilerlemeye başladım. Yön idrakimi yitirmiştim: İleriye doğru mu gidiyordum yoksa sürekli daire mi çiziyordum. Sonunda ellerim duvar olduğunu düşündüğüm bir cisme dokundu. Islaktı, yapışkandı, çürümüş et gibi kokuyordu.

Korkunç bir ses çıkararak duvarın beni yutacağını düşündüysem de hiçbir şey olmadı. Sadece çıldırtıcı bir sessizlik.

10 Temmuz 2009 Cuma

Şiirbaz

Ne zaman bir şiire yeltensem
Üçten geriye sayıyorum
Ve birden
Kayboluyor şiir.

Üç
İki

Kuşlar

Yıldızları sayabileceğimiz kadar

Berrak bir gecede

Yüce bir dağın zirvesinde

Karşılaşırlar bir Şahin’le bir Serçe.

Serçe zirveye bin bir zorlukla

Kendini parçalayarak ulaşır,

Fakat zaten hakkıdır Şahin’in

Bütün zirveler.

Sonra bakarlar uzun uzun

Birbirlerinin gözlerine

Sanki her biri diğerinin ruhunu görür gibi.

Ne nefret vardır ne gurur

O iri ve güzel gözlerinde Şahin’in.

Mütevazı ve sevgi dolu bir yaşamın

Pırıltısıdır gözlerini bürüyen.

Serçe kaybolmuşçasına bakar

O iki zümrüde.

Sonra bir umut doğar içine.

Belki bu değersiz yaşamına

Bir erdem katabilir

Eğer dost olabilirse Şahin’le:

—Merhaba

—Merhaba, böyle güzel bir günde,

Neden buradasın,

Soğuk ve ıssız bir dağ zirvesinde.

Hem sen bir serçe değil misin?


—Biliyorum ait değilim buraya

Ama görmeliydim seni,

Yüceliğini.

Öğret bana!


Şahin sorar sakince:

—Ne öğretebilirim sana?

Benim bilgim de ne eksiktir

Ne fazla.

Kimseden daha çok bildiğimi söyleyemem.


—Bana şahin olmayı öğret

Güçlü olmayı senin gibi.


Tertemiz bir ruhun üzerine kurulmuş

Muhteşem bir zekânın temsilcisidir Şahin, bilgece:

—Herkim kendini reddetmezse

Ve barışırsa içindeki ruhla

O kişi güçlüdür, çok güçlü.

Yeryüzünde her serçenin bir şahin kadar

Değeri vardır.

Her şahinin de bir serçe kadar.

Tanrı eşit yaratır herkesi,

Farklı kılar sadece görevlerini.

Sen serçeyken güzelsin

Bilmelisin kendini.


Serçe büyülenmiş gibi bakar Şahin’e

Serçeliğinden utandığı günler gelir aklına.

O zamanlar

Bakıp bakıp kanatlarına

Ne kadar güçsüz olduklarını düşünürdü.

Hayal ederdi uzak diyarları

Yüksek zirveleri.

Tanrı’nın onu artıklardan oluşturduğunu

Düşünürdü bazen de.

Ama şimdi duyunca Şahin’in

Erdemli sözlerini

Anlar kendisinin de bir önemi olduğunu

Hayran olur Şahin’in güzelliğine

Ve bilgeliğine.

Bir şahin olamıyorsa da

Karar verir serçelerin en iyisi olmaya.


Böylece o gün

Sarsılmaz ve ebedi bir dostluğun,

Bir kardeşliğin

Tohumları serpilir yeryüzüne.


Her ne zaman ben

Utansam serçeliğimden.

Seni düşünür

Ruhumu yüceltirim.

İyi ki varsın canım KARDEŞİM.

Can’a Öykünmece

                                                                   kendime
Şiir düzüyormuşsun.

Toprağa değmemiş ellerin.

Aşkı tende,
Şehveti hiç bilmemişsin.
Tükürüp önyargılarını hepten
Ağız dolusu “insan” diyememişsin.
Özlemi kemiğinde hissetmemiş,
Tutup başını,
Acının hasını
Çekmemişsin.
Doğru bildiğini
Çığırmaya sinmişsin.
Nefret edilmeye dayanmamış yüreğin.

Şiir düzüyormuşsun.

Hadi oradan
Dümbelek!
Halt etmişsin.